DÜŞSEL BİR YOLCULUK
SİCİLYA VE EGADİ ADALARI

00.jpg

Yazı & Fotoğraflar - Tempo Travel Yaz 2021 sayısında yer almıştır. 

Akdeniz’e kondurulmuş kocaman bir nokta gibi Sicilya. Mavi suların ortasında, İtalya’nın çizmesiyle burun buruna gelmiş, tarihine nice farklı kültürler sığdırmış büyük bir ada. Yollarında ilerlerken kocaman bir ülkenin içinde, deniz kenarına geldiğinizde ise bir adanın kıyısında olduğunuzu hissediyorsunuz. Mafya hikâyeleriyle ünlü geçmişini şöyle bir kenara bırakırsak, bugün; sıcacık bir yazın, umut dolu düşlerin ve insanın içini açan manzaraların sözünü veriyor. 

Merhaba Akdeniz!

İçim içime sığmıyor. Akdeniz’in kalbindeki en büyük adaya; Sicilya’ya gitmenin heyecanı var içimde.  İstanbul’dan başlayarak, arabamızla adaya kadar gidecek olmanın tatlı bir telaşı da var tabii. Güney İtalya, hayattan keyif almanın yollarını her fırsatta kulaklarımıza fısıldamaya hazırsa biz de hazırız. Adanın masmavi kollarıyla kucaklaşmaya, yazı içimize çekmeye, yarını bir kenara koyup bugüne bakmaya. Cesar Pavese’nin bir kitabında geçen; “sizin oralarda (kuzey İtalya) iş var, bizim burada sevda,” dediği güneyin sıcacık koynuna sokulmanın, biraz umursamaz biraz anlık yaşayan insanların arasında acelesiz, kuralsız bir ay geçirecek olmanın coşkusuyla, düşüyoruz yollara.

Cinema Paradiso Filminin İzinden Palermo’da:
Cefalu ve Castelbuono

Sicilya dendiğinde akla ilk gelen şehir şüphesiz Palermo. Hem Sicilya adasının bir milyonluk nüfusuyla en kalabalık şehri hem de adanın tarihi, kültürel ve mimari geçmişi açısından oldukça zengin. Fakat çok turistik ve güvenlik açısından biraz sıkıntılı bir yer olmasından ötürü, kalmak için Palermo şehir merkezini seçmiyoruz. Nasılsa, Palermo merkezini arabayla görmeye gideriz diye düşünerek; onun yerine daha sakin olan Cefalu’da karar kılıyoruz. 

Cefalu, Palermo’ya bağlı bir komün şehir. Tertemiz denizi, kıyısı boyunca dimdik ayakta kalmayı başarmış eski evleri, kayalık bir tepenin önüne sanki üst üste dizilmiş gibi duran yapıları, daracık sokaklarını neşeyle dolduran tarihi lokantalarıyla Akdeniz ruhunu bugüne taşıyor. Romalı, Bizanslı, Arap ve Normanların hakimiyetinde geçen yıllarda, bir şekilde izler bıraktığı şehrin her bir köşesinde düne geri dönmek mümkün. 12. ve 13.Yüzyıl arasında Normanlar tarafından yapılan devasa katedrali, görünümüyle Avrupa’yı anımsatırken, sokaklarda karşılaştığımız mimari, Arap etkisi taşıyor. Labirentvari sokaklar, insana sanki bir Ortadoğu kentindeymiş hissini verirken, yemek menülerindeki detaylar Arap ve Yunan hikâyelerini fısıldıyor. 

Cefalu’nun Lungomare denilen sahilinde gün batımını izlerken, o çok özlediğim ve “gün olur alır başımı giderim” diyebileceğim; hayallerimdeki balıkçı kasabasına geldiğimi hissediyorum. İlk günün tüm yorgunluğunu üzerimizden attığımız ve deniz ürünlerinin lezzetiyle başımızı döndüren I Sapori di Don Ciccio restoranının menüsünde karşılaştığım “salami Turco” yazısı ise beni gülümsetiyor. Meğer bu tatlı, sandığım gibi Türklerle alakalı değilmiş. Bir zamanlar Sicilya’da yaşayan tüm Arap ve Berberi topluluklarına verilen bir lakapmış “Turco”. Salami Turco ise bildiğimiz mozaik pasta.  İşte, bu gibi sürprizlerin ya bir yemek menüsünden ya dükkânlarda satılan hediyelik bir eşyadan aniden çıkageldiği, film gibi bir yer Cefalu. Güzelliği ise öyle güzel korunmuş ki, hayatıma dokunan filmlerden biri olan Cinema Paradiso’nun, Cefalu’nun kıyısında çekilen her bir sahnesi, kendiliğinden gözlerimin önünde canlanıyor. Filmde gördüğüm ne varsa değişmemiş olması beni mutlu ediyor. 

Bir gün, Cefalu’ya yarım saat uzaklıktaki Castelbuono’ya gitmeye karar veriyoruz. Burası, birkaç binlik nüfusuyla kartpostal gibi görünen küçücük bir Sicilya kasabası. Aynı zamanda, Cinema Paradiso’nun diğer sahnelerinin çekildiği yer. Örneğin; Toto’nun gittiği okul aslında Castelbuono Kalesi’nde. Kasabalıların çeşme başında her gün oturdukları Maria Santissimia ve Margherita meydanları, gerçekte de buralıların gelip sosyalleştikleri, kahvelerini yudumlarken gelip geçenleri izledikleri bir alan. Venus Ciprea Çeşmesi’nin hayranlık uyandırıcı süslemeleri, mis gibi kokuların geldiği fırın ve pastaneler, arka sokaklarda balkonları çiçeklerle donatılmış sevimli evleri için bile bu kasabaya gelmeye değer. Buradan ayrılmadan hemen önce yaşlı bir rahip, bizi sokak ortasında durduruyor. Nereden geldiğimizi öğrenip, Castelbuono’dan İstanbul’a sevgilerini gönderiyor. Ve dönüşe geçtiğimizde, aniden başlayan ve usulca cama damlayan yağmur damlaları altında, Godfather Waltz parçası eşliğinde Cefalu’ya doğru yol alıyoruz. 

Cefalu Katedrali: Piazza del Duomo
I Sapori di Don Ciccio: Via Vittorio Emanuele, 60

 

Cefalu’da Neler Yapabilirsiniz?

*Gün batımında sahilinde yürüyüş yapın. Bu saatlerde, manzaranın tadını Le Petit Tonneau mekânında, Sicilya bölgesinde üretilen Etna Rosso Doc şarabıyla çıkarın. Adres: Via Vittorio Emanuele, 49

*Salita Saracani merdivenlerini tırmanıp, manzaralara bir de buradan bakın.

*Lavatoio, 16.Yüzyıl’dan kalan eski bir çamaşırhane. Hala kullanılmasa da halka açık, muhakkak görün.

*Vittorio Emmanuele Sokağı’nın arkasında kalan sokaklara sapın, çamaşır asılı binaların fotoğraflarını çekin. 

*Sokak yemekleri oldukça çeşitli olan Antica Focaceria Sapori’de arancini (pirinç dolgulu çıtır köfte) tadın. Adres: Via Giaoni, 87

*Frencesco Crispi meydanındaki kafelerde vakit geçirin.

*17.Yüzyıl’dan kalma Bastione Capo Marchiafava’nın devamındaki merdivenlerden deniz feneri ve Aeolian Adaları’nın manzarasını gün batımında izleyin. 

*Denizi izlerken bir yandan da Al Gabbiano’nun midyeli yemeklerinden deneyin.
Adres: Lungomare Giuseppe Giardina, 17

*Şık sunumlu servise önem veriyorsanız, Triscele Restoranı’na bir şans verin. Adres: Via Umberto I°, 34


 

Egadi Adaları – Favignana

Cefalu’dan sonra Egadi Adaları’na giden feribotların kalktığı Trapani’ye doğru devam ediyoruz. Planda, Trapani’den Favignana’ya geçmek ve gerçek anlamda bir ada havası solumak var. Sicilya, başlı başına bir ülke gibi büyük olduğundan, dört yanınızın denizle çevrili olduğunu hissetmek pek kolay değil. O yüzden ehlikeyif anların hayalini kurduğum, daha aheste ve yavaş; her yere birkaç adımda ulaşabileceğim küçüklükte bir adaya uğramanın iyi fikir olduğunu düşünüyorum. Yarım saatlik bir deniz yolculuğu sonunda göz alıcı mavi-yeşil sularıyla ve küçük limanına yerleştirilmiş renk renk takalarıyla Favignana Adası bizi karşılıyor. Liman kenarındaki kafede ayaküstü bir kahve içiyoruz. Adaya özgü; Şam fıstığı kremalı espresso bu kafenin de en meşhuru. Kafenin önündeki sandalyelerde oturmuş, vapurlardan inen yolcuları, ellerinde mini kahve fincanlarıyla izleyen birkaç adalı. Hepsinin keyifleri yerinde ve sohbetleri oldukça koyu gözüküyor. Favignana’ya arabasız geldiğimiz için ilk iş, birkaç gün işimizi görecek bir motosiklet kiralamak. Motora binip, adayı sahil kenarındaki yolda bir uçtan bir uca turlarken rüzgârı, güneşi ve denizi içimde hissediyorum. Sıcaktan içine kapanmış çiçeklere, güneşin üzerlerine bal gibi damladığı beyaz sıvalı evlere, balkonlara konulmuş çizgili şemsiyelere baktıkça doyuyorum adanın mutluluk veren hislerine. 

Favignana Adası, 4000 küsur nüfusa sahip ve Sicilya’nın kuzeybatısındaki 5 adayı kapsayan Egadi ada takımlarının en büyüğü. Egadi’de, Marettimo ve Levanzo dışında; bir de çok küçük olan Formica ve Maraone adacıkları var. Favignana geçmişte Yunanlara ait bir adayken, “Aegusa”; yani keçi adası diye anılırmış. Sahiden de Yunan adaları hissiyatını veren, doğası bozulmumamış bir yer. Bölgenin geçim kaynağı turizm ve ton balığı ticareti. Adanın sularından çıkarılan ton balıkları, İtalya’nın birçok yerine konserve olarak gönderiliyor. Ayrıca adanın çarşısındaki dükkanlarda ton balıklı birçok seçenek bulmak mümkün. Kısacık bir feribot yolculuğuyla varılan Levanzo ise Favignana’ya göre çok daha sakin, balıkçıların yaşadığı bir Akdeniz kasabası görünümünde. Liman çevresine yerleşmiş evlerde 500’e yakın yerli yaşıyor. Buraya, daha çok mağaralardaki Neolitik döneme ait çizimleri görmeye ve balıkçı tekneleriyle koy turlarına katılmak için geliyorlar. Denizi, aynı Favignana gibi benek benek; mavi-turkuaz renkleriyle bir rüya gibi.

Favignana sokaklarında, sabahın erken saatlerinde dolaşmak o kadar keyifli ki; her adımda içinizi açacak bir görüntüyle karşılaşıyorsunuz. Kapı girişlerine asılmış, ev sahiplerinin isimlerini taşıyan el yapımı seramikler, kahve kokusunun eksik olmadığı küçük meydanlar, ardına kadar açılmış pencerelerden gözüken eski usul; stüdyoda çektirilmiş aile fotoğrafları, natürmort resimlerden fırlamış gibi canlı gözüken manav tezgâhları, balkonların dışına sarkan kumaş gölgelikler, tiril tiril yazlık elbiseleriyle pazar alışverişine giden kadınlar, dondurmaları eriyip bileklerine kadar inen mutlu çocuklar ve kasa kasa balık çıkarmak için sabahın köründe denize açılan balıkçılarıyla ada, tatlı bir hayatın özeti gibi. 

Bir öğle sonrasını adanın en güzel koylarını görmeye ayırıyor, motorla adanın doğusunu turluyoruz. Cala Rossa Koyu, göz alıcı tonlardaki turkuaz deniziyle adalıların favorisi. Yalnız, denize ulaşmak biraz zahmetli. Bir plajı olmadığından, kayaları dikkatle inip, en sonunda denize doğru uzanan bir kaya bulup suya oradan atlamak gerekiyor. Martı gibi süzülen beyaz yelkenlileriyle karşımızda beliren manzaraya bakınca ve bedenlerimiz suyla buluşunca, Cala Rossa’nın bütün çabamıza değdiğini anlıyoruz. Kayalar arasında buldukları ufacık boşluklara şemsiyelerini dikip, eğri büğrü bir zeminde bile keyif yapacak kadar yaşamasını bilen İtalyanları seyrederek, koyun yakınındaki meşhur seyyar sandviççi Pane Cunzato Robertino’dan aldığımız ton balıklı sandviçlerimizi bir köşeye kıvrılıp yiyoruz. 

Bue Marino ise diğer koy tercihimiz. Burası da yine denizin renkleriyle baş döndürücü. Girişinde sayamayacağım kadar çok bisiklet ve motosiklet var. Kayalar ise kokteyllere konulmuş süsleri andıran alacalı şemsiyelerle dolu. Burada da biraz yüzüp, biraz denizi izleyerek vakit geçiriyoruz. Denize girmenin daha az zahmetli olduğu, şezlong ve şemsiye kiralanabilen Lido Burrone’ye de yolumuzun üzerinde diye şöyle bir uğruyoruz. Burada daha çok çocuklu aileler var. Pudra gibi bir kuma ve daha sığ bir denize sahip. 

Gün batımındaysa, bu adaya gelmeden çok önce hayalini kurmaya başladığım A Leva’ya doğru sürüyoruz motorumuzu. Tenimizde denizin tuzu, saçlarımızda güneşin kokusuyla esen rüzgârın içinden geçip adanın kuzeybatı noktasına varıyoruz. İtalyanların vazgeçilmezi; atıştırmalıkların servis edildiği aperitivo saatini Spritz içeceği ile taçlandıracağımız ve güneşin yumuşacık tonlarda, yavaşça gözden yitmesini izleyeceğimiz samimi bir ortama sahip burası. Saatler ilerledikçe kıyının, aynı bardağımdaki Spritz gibi koyu bir turuncuya büründüğü, insanların iyice keyiflenip sohbet aralarında şen kahkahalar katmaya başladığı, müziğin değişen ritimleriyle var olmanın dayanılmaz hafifliğinin tadıldığı bir yer. Zaten, Favignana da omuzlardan bütün yükleri alıp, insana kuş tüyü hafifliğini yaşatıyor. Zaman kavramını yumuşatıyor. Ve aynı beyaza boyalı sokakları gibi, fazla gelen ne varsa ardında bırakmış ruhlara, sakin bir zaman dilimi vadediyor. 

A Leva Sole, aperitivi & tramonti: Contrada Leva, 10:00-22:00 arası açık.  

 

Favignana’ya Dair…

*Arabanızı Trapani’de bırakmanız gerekeceğinden “Area di sosta Parking Le Saline” otoparkı aklınızda olsun. Günlük ücretlendirilerek, aracınızı birkaç günlüğüne bırakabiliyorsunuz. 

*Favignana’nın merkezini yürüyerek gezebilirsiniz. Fakat koylara gitmek için muhakkak bisiklet veya motosiklet kiralamak gerekiyor. 

*Ada evleri, kahvaltı dahil (yakınlardaki bir kafede) şekilde kiralanıyor. Casa Centro, tercihleriniz arasında olabilir. Konumu merkezi, ahşap panjurları tatlı bir sokağa açılıyor.

*Panificio La Madonnina fırınının ürünleri taze ve lezzetli. Ayrıca, yer aldığı köşe fotojenik. Adres: Via G. Matteotti, 2

*Ex Stabilimento Florio delle Tonnare; tarihi ton balığı fabrikasını gezebilirsiniz. Artık kullanılmayan bu fabrika, müze olarak ziyarete açık.

*La Bettola Trattoria, adalıların en sık tercih ettiği restoranlardan biri. Sicilya’ya özgü busiate tipi makarnanın ve deniz ürünlerinin tadına bakın. Adres: Via Nicotera 47 // 13:00-15:30,19:00-00:00 arası açık. 

*Pescheria Florio’dan külaha konulmuş çıtır balıklarından alın. Adres: Piazza Europa 8

*Adanın, geceleri en yoğun olan Piazza Madrice isimli meydanında vakit geçirin. 

*Gün doğumunu biraz geçince hareketlenen limanında balıkçıları izleyin. 

*Meraklıysanız, Favignana’da dalış ve Levanzo’da koy gezileri için özel turlar düzenleniyor. Egadi Scuba Diving Favignana, tüplü dalış hizmeti veren adreslerden biri. 

Siraküza’nın Gözbebeği: Ortigia Adası

Favignana’da birkaç gün geçirdikten sonra, Sicilya’nın güneyine rotayı çeviriyoruz. Yol boyunca ağzımı sulandıran frenk yemişleri, dev gövdeli kaktüsler, bir köpüren bir durgunlaşan denizin kenarına kondurulmuş derme çatma evler, istasyonlar ve sonu gelmeyecek gibi gözüken uzun tüneller, yol hikâyeme ekleniyor. Benzin almak için durduğumuz her istasyonda bir espresso molası vermek, o esnada tezgâhın vitrininde gözüme güzel gelen bir panino’nun (sandviç) aşırı lezzetli çıkması bir şeyi hatırlatıyor bana. İtalya’dayım ve bu yüzden karşılaştığım en basit lezzetlerin bile şaşırtıcı derecede lezzetli çıkması olağan.

Ortigia, Sicilya’nın güneydoğusunda, Siraküza şehrine bağlı bir ada. Aynı zamanda Siraküza’nın tarihi merkezi. Antik Yunan, Roma ve Bizans’ı kapsayan geçmişinden günümüze en çok Antik Yunan kalıntıları gelebilmiş. Ortigia eski şehir merkezindeki Apollon Tapınakları buna bir örnek. Şehrin en gözde yapılarından biri olan Siraküza Katedrali ise 7.Yüzyıl’da, daha önce yerinde olan Athena Tapınağı üzerine yapılmış. Yunan tapınağından kalma kolonlar kilise yapımında korunmuş ve böylelikle kilise de UNESCO listesine girmeyi başarmış. Yunan ve Roma amfitiyatroları, Yunan mitolojisini yansıtan Arethusa Çeşmesi şehrin diğer tarihi değerleri arasında. Hepsi, o günlerin ruhunu taşırken, bir yandan da Sicilya’nın çok kültürlü geçmişini önümüze seriyor. 

Ortigia’nın sokaklarını dolaşırken iki şey ön planda. Biri, sabahları kafelerden gelen badem ve kahve kokusu. Çevredeki tarlalardan gelen bademlerle yapılan, buzlu bir tatlı olan granita, badem aromalı olarak karşımıza çıkıyor. Yanında gelen brioche ekmeğini granitaya bandırarak kahvaltılar ediliyor, kahveler yavaşça içiliyor. Ben de bu deneyimi Caffe Apollo’da yaşarken, hayatımın en ilginç kahvaltısını etmiş oluyorum.  Bir diğer dikkatimi çeken şey ise seramikten yapılmış insan suratları. Kadın ve erkek figürlerinde olan bu seramikler vazo, saksı, bardak şekillerinde aniden önüme çıkıyor. Bazen bir evin balkonunda, bazen hediyelik eşya satan bir dükkânda. Sonunda merakımı gidermek için araştırdığımda öğreniyorum ki, bu seramik kafalarla ilgili birkaç mitolojik hikâye varmış. Hepsi şaşırtıcı ve korkutucu. İçlerinden bir tanesi özetle şöyle; Araplar Sicilya’yı ele geçirdiğinde Palermo’daki bir Müslüman tüccarla adalı bir kız birbirlerine âşık olurlar.  Aralarında ilişki başladıktan bir süre sonra adamın geldiği yerde karısı ve çocukları olduğu ortaya çıkar. Bu gerçekle yıkılan genç kız da kıskançlığına yenik düşerek sevgilisinin kafasını keser. İçine de fesleğenler eker. Ektiği fesleğenler, verimle büyümeye başlayınca bunu gören adalılar da renkli kafa şeklinde seramikten vazolar yapmaya başlar. İşte, bir efsaneden ortaya çıkıp dilden dile yayılarak bugüne gelen bu seramikler, Ortigia’nın her bir köşesine yayılmış durumda. Çoğu, Sicilya’nın Caltagirone kasabasındaki atölyelerde el emeğiyle üretiliyor. 

Ortigia, ferah meydanları, her zevke hitap edecek çeşitlilikte restoranlara sahip sokakları ve dip dibe kondurulmuş evleriyle tipik bir güney İtalya atmosferine sahip. Denizin kokusunu takip ederek kıvrımlı sokaklarından sahile çıktığımda gördüğüm daracık kumsalına dizilmiş şemsiyeleri ve denize nazır kaktüslü evleriyle sayfiye yeri gibi. Şehir merkezindeki dillere destan Ortigia pazarı ise birkaç sokağı içine alan, baharat çeşitlerinden, kuruyemişlere, sebze-meyvelerden, sandviç, atıştırmalık ve balık satan tezgâhlara kadar her ihtiyacı karşılayacak büyüklükte. Pazardaki bazı mekanların önlerine masa konmuş; hemen oradan seçtiğiniz malzemelerle bir tabak veya sandviç hazırlanıp önünüze geliyor. Ben de meşhur sandviççi Casaificio Borderi’de hayatımın en büyük, üzerinde en çok emek harcanılan sandviçini yiyorum. Tezgâhları gezerken, Sicilya’da olduğumu adeta unutup, bir Ortadoğu kentinin souk’undaymışım gibi hissediyorum.

Kocaman bir mozaiği andıran adanın, her yerinde başka bir doku, başka bir renk saklı. Hepsi de farklı kültürleri anlatıyor; sanatı, tarihi, mimarisi, efsaneleri ve lezzetleriyle. Renklerini güzelce önüme seren Ortigia’ya teşekkür ederek, Sicilya’ya yeniden gelecek olsam kesinlikle Ortigia yine rotamda olurdu, diye düşünüyorum. Bademli granitasının tadını, denize açılan taş sokaklarını, meydanlarda bir araya gelip sohbet eden sakinlerini, adalıların evlerinden getirdikleri sandalyeleri yerleştirip gecenin filmini bekledikleri yazlık sinemalarını, Şam fıstığıyla süslenmiş cannoli tatlılarını, kasasında istiridyeleri bir elinde çakısıyla hazır bekleyen balıkçılarını özleyeceğimi bilerek. 

Caffe Apollo: Largo XXV Luglio, 13
Casaificio Borderi: Via Emmanuele de Benedictis, 6

Ortigia’da Mutlaka…

*Kafelerde badem aromalı granita ve brioche ile klasik bir Sicilya kahvaltısı edin. 

*Santa Lucia alla Badia Kilisesi’ni özellikle içindeki Caravaggio çizimi; “The Burial of St. Lucy” için ziyaret edin.  

*Yunan mitolojisini günümüze taşıyan Arethusa Çeşmesi’ni görün. Buradan gün batımını izleyin. 

*Saklı bir avlusu olan Verga Courtyard’a uğrayın. Bruschetta (ekmek üstü lezzetler) tabakları çok lezzetli. 
Adres: Via della Maestranza, 33

*İnziva ve sakinlik arıyorsanız, Ortigia yakınında, yazlık evlerin kiralanabileceği Plemmirio bölgesine bir şans verin. Koylarında yüzün. 

*Fish House Art’tan el yapımı balık süslerinden alın. Adres: Via Cavour, 29 - 31

*Eski aile işletmelerinden biri olan Osteria Mariano’nun makarnalarından, portakallı salatasından yiyin. Adres: Vicolo Zuccalà, 9

*Duomo Katedrali’nin yer aldığı meydanı sabahın çok erken saatlerinde ziyaret edin. Buradan Via Pompeo Picherali’ye bir yürüyüş yapın. Son olarak, Arethusa Çeşmesi’nin olduğu sahil hattını boydan boya yürüyün, köpeklerini gezdiren insanları izleyin. 

 

 

Günübirlik Gezi Rotaları

*Noto: Barok ayrıntılara doyacağınız şehir, Sirakuza’nın güneybatısında yer alıyor. Araplardan sonra Normanların egemenliğine geçmiş, 1600’lerde çok büyük bir depremde zarar görmüş. 1700’lerde onarılarak birçok yapı Barok stilinde yeniden yapılmış. Merkezindeki Sicilya Barok tarzını yansıtan katedrali, UNESCO dünya mirası listesinde.
-Noto sokakları çok kalabalık ve park yeri bulmak zor. Bu aklınızda olsun.
-Noto’ya kadar gelen herkes, Caffe Sicilia’nın bademli granita’sından tatmalı. Adres: Corso Vittorio Emanuele, 125
-Noto yakınlarındaki Marzamemi, küçük bir sahil kasabası. Balık-şarap keyfi yapacağınız bir meydanı, kaktüslerle donatılmış sade yazlık evleri var. 

*Modica: Noto’nun batısında kalan şehir, Ortaçağ ve Barok sarayları, İspanyolların döneminden kalma taş evleri ve Azteklerden aldıkları reçetelere dayanarak yapılan çikolataları için ziyaret etmeye değer.
-Tarihi dükkân Antica Dolceria Bonajuto’dan, bölgeye özgü çikolatalardan alabilirsiniz. Kakaoları biraz acı, aromaları keskin.  Adres: Corso Umberto I, 159
-Via Exaudinos yolunu takip ederseniz, tepelere kadar çıkıp şehrin taş evleriyle cezbeden manzarasını panoramik olarak görebilirsiniz. 

-Duomo di San Giorgio isimli kilisesini ziyaret edebilirsiniz.
-Modica’nın dik yokuşlarından yorulursanız, merkeze inip Caffe del Arte’de bir sıcak çikolata molası verebilirsiniz. Adres: Corso Umberto I, 114

*Ragusa: Modica gibi tepeye ve derin vadiler arasına kurulmuş eski ve yeni şehir diye ikiye ayrılmış bir kent. 17.Yüzyıl’daki büyük deprem sonrası tüm kent yeniden yapılandırılarak, Barok mimarisi ile bezenmiş.
-Kulesi mavi seramiklerle kaplı olan Santa Maria dell'Itria Kilisesi’ni görebilirsiniz.
-Piazza San Giovanni meydanına çıkan sokaklardaki atölye ve el yapımı ürünler satan dükkânları ziyaret edebilirsiniz.
-Al Gradino 284 Cafe’de, kuş bakışı Ragusa manzarası eşliğinde bir akşam yemeği yiyebilirsiniz. Adres: Largo Santa Maria, 6
-Şehrin tepeden görünümünü fotoğraflamak isterseniz Santa Maria delle Scale Kilisesi’nin merdivenleri aklınızda olsun. 

 

 

Sicilya Gezisine Dair İpuçları

*Eğer bizim yaptığımız gibi İstanbul’dan arabayla Sicilya’ya gitmek isterseniz önce Yunanistan’a bağlı İgumeniça’ya gidip, oradan kalkan arabalı feribotlarla önce Puglia bölgesine varmanız gerek. Bu yolculuk 1 gece sürüyor. Oradan arabayla Calabria bölgesine geçerek, Villa San Giovanni’den kalkan feribotla Sicilya’daki bir noktaya birkaç saatte varabilirsiniz. Biz, Messina’ya gidenlere bindik. 

*Uçakla gitseniz bile Sicilya’daki mesafeler çok uzak olduğundan araba kiralamanız gerekiyor. Tren ve otobüsler, İtalya’nın geri kalanındaki kadar aktif değil ne yazık ki. 

*Sicilya’nın tüm şehirlerinde geçerli bir otopark kuralı var: Sarı renk – yerlilere ait park alanını, mavi – biletli parkları, beyaz – serbest/ücretsiz alanları işaret ediyor.   

*Sicilya’da bol bol yüzmek istiyorsanız, harika koyların yer aldığı fakat plajı olmayan kayalık alanları da aklınızda bulundurun. Yanınıza deniz ayakkabısı almayı unutmayın. 

*Tüm adayı gezmek aylar sürebileceğinden, 15 günlük veya 1 aylık bir rota çıkararak Palermo’dan itibaren kuzey, doğu ve güneydoğu, güneybatı bölgelerinden zevkinize göre seçebilirsiniz. Taormina ve Palermo’nun en turistik ve en kalabalık noktalar olduğunu unutmayın.

*Sicilya’ya gitmeden önce ada havasına girmek isterseniz; Sicilya’da çekilmiş The Godfather, Le Grand Bleu, Cinema Paradiso, Palermo Shooting, A Bigger Splash filmlerini izleyin.