SESLERİN VE KOKULARIN İÇİNDEN
NAPOLİ

01- Spaccanapoli sokakları.jpg

Tempo Travel Yaz 2020 sayısında yer almıştır.

Bir şehir düşünün ki; başına buyruk, kuralsız, kaotik ve birbirinden farklı renklerle dolu. Sahip olduğu güzellikleri öylece sunmayan, ama merak ve keşif duygusuna sahip gezginlere sırlarını bir bir açan. Sokaklarında yürürken burnunuza gelen kokularıyla iştah kabartan ve içinden farklı tonlarda melodiler geçen… İtalya’nın en dinamik şehri Napoli’den söz ediyorum. Binlerce yıldır dimdik ayakta duran ve bunca yıllık yaşamına nice hikâyeler sığdırmış şehrinden. 

Napoli’de İlk Saatler

En sevdiğim yolculuk tipi olan tren yolculuklarının birindeyim. Pencerenin ardında hızla akıp giden kareler arasında, istasyonları, otları yeni yeşermeye başlayan tepeleri ve aniden belirip kaybolan insan yüzlerini izlerken zaman da hızla geçiyor. Roma’dan bindiğim tren, tam 1 saat sonra İtalya’nın güneyindeki Campania bölgesine varıyor. 

Bölgenin başkenti Napoli, tren istasyonu çevresindeki kaosuyla karşımda! Zikzak çizerek trafiği yarmaya çalışan motorların ve ani frenle duran arabaların gürültüsü, yüksek perdeden çınlayan insan seslerine karışıyor. Dar sokaklarda kullanıldığı için her yeri vuruk içerisindeki arabalara, insan ilk başta hayretle bakıyor. İstasyon yakınlarına yerleşmiş nüfusun çoğunluğu göçmen. Onlara ait renkler, vitrinlerdeki göz alıcı Afrika desenli kumaşlara, küçük marketlerin raflarına dizili ambalajlara ve baharat kokan tezgahlara yansımış.  

Şehrin bu kısmını arkamda bıraktığımda bir nebze de olsa sakinleşen Napoli’nin ritmine alışıyorum. Şehirde geçirdiğim ilk saatlerde Napoli’de hayatın hiçbir zaman yavaş akmayacağını ve yer yer bana İstanbul’u hatırlatacak bir enerjiye sahip olduğunu seziyorum. 

“En iyisini nerede yiyebilirim?” diye uzun araştırmalar yaptığım; Campania bölgesine özgü tatlılardan, ilk kez Salerno’da Santa Rosa Manastırı’nda ortaya çıkmış sfogliatelle’yi arıyor gözlerim. Yani, portakal aromalı ricotta peyniri kremasıyla doldurulmuş, deniz kabuğu şeklini andıran çıtır hamur tatlısını. Böylelikle, içeriden mis gibi kokuların geldiği Attanasio Pastanesi ilk durağım oluyor. Fırından yeni çıkmış bu tatlıyı yerken, dükkâna gelen Napolililerin de espresso kahvelerini ayakta hızlıca yudumlayıp, tatlılarını bir paket içinde yanlarına aldıklarına şahit oluyorum. Ben de özlediğim o acımsı tadı barındıran kahveden son bir yudum alıp, dışarı çıkıyorum.

Buradan sonraki durağım, Orta Çağ’da geçit olarak kullanılan Porta Nolana’nın, her gün 08:00-14:00 arası kurulan pazarı. Giysiler, eski kasetler, sahte deri çantaların olduğu bölümü hızlıca geçip, sebze-meyve ve balık tezgâhlarının olduğu Napoli pazarlarına ulaşıyorum. Bu şehre dair izlediğim belgesellerde pazarlardan sıkça söz ediliyordu. Gözlerimle görünce pazar coşkusunun şehrin genel dokusuyla ne kadar uyduğunu anlamış oldum. Tezgahtarların gür sesleriyle tekerleme gibi art arda söyledikleri cümleler, pazarlık yaparken ürünlerinin tazeliğine vurgu yaparak alıcıları bilgilendiren esprili tavırları ve hepsinden öte, insanın gözünü gönlünü açan bu taze ürünler için gelinmeli.

Sfogliatelle Attanasio Adres: Vico Ferrovia, 1-2-3-4 // Pazartesi kapalı

Tarih, Kültür ve Sanat İç İçe

Roma ve Milano’dan sonra İtalya’nın üçüncü büyük kenti olduğundan, Napoli’nin ticari anlamda rolü büyük. Fakat bunun yanında, kültür ve sanatın başrolde olduğu şehrin 2800 yıllık bir geçmişi var. Tarih boyunca Yunan, Romalı, Fransız ve İspanyolların egemenliği altında girmesinden ötürü birçok kültürü içinde barındırıyor. UNESCO tarafından korunan eski şehir merkezi, uzun yıllardır dimdik ayakta duran mimari yapıları ve ev sahipliği yaptığı Avrupa’nın en eski konser salonlarıyla, sahip olduğu tarihi değerleri adeta el üstünde tutarak yaşatıyor.

Eski şehir merkezine ilerlediğimde, yan yana sıralanmış dükkân ve kafelerin olduğu uzun ince Tribunali sokağının karmaşası içinden geçip, S. Gregorio Armeno Sokağı’na varıyorum. Burada sayısını kestiremediğim kadar çok tezgâh var, üzerlerinde ise kiliselerde karşımıza çıkan İsa heykelcikleri satılıyor. Dip dibe konmuş farklı boyutlardaki heykel, mum ve şamdanların arasında Napoli’nin de eski dönemlerine ışınlanıyorum sanki. Buradan kısa bir yürüyüşle geldiğim, 4. Yüzyıl’dan kalma Antik Yunan şehir surlarının olduğu Bellini Meydanı ise görece daha sakin. Meydanın ortasında, Napoli Konservatuarı’nda eğitim almış ünlü İtalyan besteci Vincenzo Bellini’nin heykeli duruyor. Heykelin etrafını, yakınlardaki güzel sanatlar akademisinde okuyan öğrenciler sarmış durumda. Kimi güneşi fırsat bilip ellerinde kahveyle ayaküstü sohbette, kimi meydanı çevreleyen kafelerde ders notlarına bakıyor. Ben de bu öğrencilerin doldurduğu kafelerden; Caffè Letterario Intra Moenia’ya uğruyorum. Mekânın kitaplarla dolu raflarını geçip, dış kısmına oturduğumda önümdeki neşeli kalabalığı izlemek çok zevkli. Konser hakkımı San Carlo’ya saklamış olduğumdan hemen yakındaki, 1800’lerde yapılmış olan Tiyatro Bellini’yi es geçiyorum, ama konser ve opera meraklıları burayı da listeye alabilir. 

Güneye doğru indiğimde, 1300’lerden kalma manastır Santa Chiara çıkıyor karşıma. Bahçesindeki limon, portakal desenleriyle süslü sütunları ve tarihten hikayelerin resmedildiği fresklerle kaplı duvarlarına hayran kalıyorum. Renkli desenlerin arasında bahçede gezinirken, bir banka kurulup sohbet eden rahibelerin tebessümleriyle karşılaşıyorum. 

Toledo Caddesi’nden daha da güneye uzandığımda, artık denize de yaklaşıyorum. Ötede bir yerlerde dalgalarını limana çarpan denizin hayaliyle, Galleria Umberto I’in yolunu tutuyorum. Burası, tipik İtalyan “galleria” yapısına sahip; bir nevi tarihi alışveriş merkezi olarak da adlandırılabilir. 19. Yüzyıl sonlarında yapılmış cam kubbesi ve zemindeki mozaiklerin güzelliğiyle büyüleyen bu bina, yüzyıllardır dükkân ve kafelere ev sahipliği yapıyor. Köşedeki La Sfogliatella Mary, buranın köklü adreslerinden. Günün her saati, rom ve şerbete batırılmış babà tatlısı veya sfogliatelle için önünde sıraya giren insanlar var.  Buradaki bir diğer eski adres, Bar Brasiliano’da her akşam “aperitivo” zamanı (saat 18:00’de başlıyor) alacağınız bir içecek yanında ücretsiz ikramlar sunuluyor.

Dünyanın en eski opera salonu, 1737 tarihli San Carlo Tiyatrosu Napoli’nin en önemli simgelerinden. Buradaki opera ve klasik müzik konserleri için günler öncesinden bilet almanız gerekiyor. Eğer konser imkânı yoksa, bu yapıyı rehberli turla gezmek de mümkün. Yanı başındaki saray Palazzo Reale’ye önünde düzenlenen bando gösterisi sebebiyle girememiş olsam da siz, Barok ve Neoklasik döşemelerle bezenmiş odalarını, kütüphane ve sanat eserlerini görmek için ziyaret edebilirsiniz. 

Napoli’nin 1282’de yapılan yeni kalesi Castel Nuovo’ya geldiğimde, batan güneş, şehrin gemi trafiği bol limanı, her telden çalan binaları ve sol yanda boynunu bulutlara uzatmış Vezüv Yanardağı’nı turuncuya boyuyor. Kalenin üst katlarındaki müzede sergilenen Napoliten resimler etkileyici olsa da ben en çok kaleden gördüğüm bu kaotik şehir manzarasına vuruluyorum. 

Caffè Letterario Intra Moenia: Piazza Bellini, 70
Teatro Bellini: Via Conte di Ruvo, 14
Santa Chiara Manastırı: Piazza del Gesù Nuovo, 18
Galleria Umberto I: Via San Carlo, 15
Teatro San Carlo: Via San Carlo, 98
Palazzo Reale: Piazza del Plebiscito, 1
Castel Nuovo: Via Vittorio Emanuele III

Şehrin Kendisinden Bile Ünlü: Napoli Pizzası

İlk akşam planım, pizzanın doğum yeri olarak bilinen Napoli’nin meşhur pizzasından tatmak. 1700’lerde ortaya çıkmış Napoli pizzasının belirli karakteristik özellikleri var. Sadece buraya özgü olduğundan, İtalya’nın başka bir bölgesinde servis edilirken de "Napoli pizzası” diye belirtilmek zorunda. Pizzanın kalınlığı, hamurunun elastikliği, üzerine konan mozzarella peynirinin manda sütünden sağlanması ve pizzanın odun ateşi fırınında pişmesi gibi değişmez unsurları var. Sadece iki çeşitte yapılıyor: Domates, zeytin yağı, kekik ve sarımsaktan oluşan Marinara; domates, zeytin yağı, mozzarella ve fesleğenle yapılan Margherita.

Şehrin en eski pizzacılarından, aile geleneğini 5 nesildir sürdüren L’Antica Pizzeria da Michele’ye geliyorum. Kapısından girdiğim gibi burnuma gelen sarımsak, domates ve fesleğen kokuları, iştahımı kabartıyor. Birkaç dakika bekleyişin ardından nihayet Napoli pizzasıyla tanışıyorum; hamuru yumuşacık ve kalın, malzemelerinin tazeliği ilk ısırışta kendini belli ediyor. Mekânda tanıştığım müdavim bir müşterinin söylediğine göre, Napoli’ye pizza turları bile düzenleniyormuş. Kapalı pizza satan sokak satıcıları, aile işletmeleri Gino Sorbillo ve portafoglio (katlanıp kâğıt arasına konmuş) pizzasıyla ünlü Matteo, bu listenin lezzet durakları arasında yer alıyormuş. 

L’Antica Pizzeria da Michele: Via Cesare Sersale, 1
Gino Sorbillo: Via dei Tribunali, 32
Da Matteo: Via dei Tribunali, 94

Napoli’de Kahve…

Napoli, kahve denilince İtalya’da akla ilk gelen şehirlerden. 1800’lerde Napoli’ye gelen kahve, daha önce 1600’lerde kahve ile tanışan Venedik’in kahve kültürü kadar adından söz ettiriyor. İsmi caffettiera napoletana olan, Napoli’ye özel kahve demliğinin bunda payı büyük. Ayrıca, “Napoliten kahve” ile özdeşleşen baristaların el becerileri, kullanılan suyun mineralli olması, kahve çekirdeklerinin kalitesi, kavurma süresi ve suyun 88°-93°C arasında kahveye nüfuz etmesi gibi özellikler gerekiyor.

Yeni bir günün sabahında, güne kahvesiz başlamayan Napolililerin izinden giderek tarihi kafe Gran Caffé Gambrinus’a geliyorum. Her daim kalabalık Plebiscito Meydanı’nın köşesindeki kafe 1800’lerden beri bu noktada hizmet veriyor. Buhar makinesinden gelen fokurdamaların, tezgahlara konan tabak-kaşık sesleriyle müşterilerin sohbetlerini bastırdığı anlarda, bol köpüklü ‘cappuccino’mu yudumluyorum. Bir yandan gürültüden başım dönüyor, bir yandan da kahve kokuları arasındaki bu karmaşa hoşuma gidiyor. 

Görünen o ki, yerel halk daha çok ayaküstü bir espresso veya sabahın erken saatlerinde cappuccino içmek için, turistler ise daha çok ambiyansı için bu mekâna geliyor. Tabii, İtalya’nın birçok kahvecisinde olduğu gibi, ayakta kahve içmenin fiyatı masada oturup içmekten daha ucuz.

Futbol tutkunu Napolililerin sabah rutinleri veya maç öncesi toplanmaları için tercih ettiği Bar Nilo’daysa farklı bir atmosfer var. Gambrinus’daki çiçek desenli şık porselenler yerini, burada her kafede karşımıza çıkan sıradan kahve bardaklarına bırakıyor. Ortam daha salaş, televizyondan son ses maç haberleri geliyor. Kafenin girişinde adeta bir sunak görünümünde olan, Arjantinli futbolcu -Napoli takımının eski oyuncusu- Maradona’ya adanmış bir köşe var. Duvara asılı onun için yazılmış bir şiir önünde futbolcuya ait göz yaşlarının olduğu bir şişe ve ona ait eşyalar yer alıyor. Bu kahvecilerde vakit geçirirken hem şehrin alışkanlıklarını yakından görüyor hem de kahveye gösterilen özeni ve futbol tutkusunu anlamış oluyorum.  

Sokaklar ve Sokak Yemekleri

Şüphesiz, Napoli’nin en sevdiğim kısmı sokakları. İçinde sanki biraz İstanbul ve Barselona tadı barındıran, binaların arasına gerilmiş iplerde renk renk çamaşırların asılı olduğu, kimi evlerin kapılarının doğrudan sokağa açıldığı, duvarlar arkasına gizlenmiş kocaman avluların meraklı gözleri bir sürpriz gibi beklediği, günün her saati canlı sokaklar. Bu sokakların dili kaos; hikayeler ise bazen bir balkondan diğerine, komşusuna seslenen bir adamın anlattıklarında, bazense eski bir Vespa‘ya binmiş 3 kişilik bir ailenin hayatında gizli. 

Duvarlar, bu şehrin insanlarının haykırarak iri iri harflere döktükleri sloganlarıyla, bazı köşelerde ise azizler için kurulmuş kutsal mabetlerle bezeli. Kokuların ve seslerin iç içe geçtiği daracık sokakların güzelliği sanki biraz da gizli. Kendini öylece size hissettirmiyor; şehrin yüzeyini kazıyıp derinlere inmeniz, anlamak için durup ona kulak vermeniz gerekiyor. 

Spaccanapoli ve onu kesen diğer sokaklar Napoli’nin ruhunu en çok hissettiğim yerler oluyor. Karmaşık, alacalı bulacalı ve hayat dolu. Bu sokakların en eski yüzlerinden biriyle tanışacağım için heyecanım artıyor. Kendisi yerinde yok ama hemen karşıdaki evinin penceresinden beni görüp dükkânına koşuyor. Pizza Fritta da Fernanda’dan bahsediyorum. Fernanda Hanım, gençliğinde annesinden öğrendiği geleneği devam ettirerek, Napoli’nin en ünlü sokak yemeği olan kızarmış kapalı pizzalarından yapıyor. Onu izlerken, hamuru hızlıca açıp, şekillendirmesine hayran oluyorsunuz. Küçücük bir dükkân olsa da kulaktan kulağa yayılan ünü ve hatıraları büyük. İçi mozzarella peyniri ve domates dolgulu kızarmış pizzasından alıp, yeniden yollara düşüyorum. 

Bu doyurucu pizzadan sonra midemde çok yerim kalmasa da yine de merakıma yenilip, kendimi Pignasecca Sokağı’nda buluyorum. Bu sokak üzerinde satılan deniz ürünlerinden dilediğinizi seçip, orada kızartabiliyorsunuz. Kızarmış sardalye, midye, istiridye seçenekler arasında. Ben aç olmadığım için, sadece taze istiridyelerden tadıyorum. Buna benzer bir diğer adres Pescheria Azzurra’da da her türlü taze balık bulmak mümkün. Sokak yemeğine doymadık diyenler içinse Friggitoria Fiorenzano büfesi bir diğer nokta. Burada, yuvarlak yapılıp kızartılan makarna toplarından, içi pirinç dolgulu arancini ve pizza kızartmasına kadar Napoli’nin sokak tatlarına dair çok şey mevcut. 

Pizza Fritta da Fernanda: Via Speranzella, 180

Postacının İzinden Procida Adası’na Yolculuk

Yıllar önce, çok sevdiğim şair Pablo Neruda’nın hayatına dair kitap, film araştırırken denk geldiğim ve sonradan defalarca izlediğim Il Postino (Postacı) filminin -aynı zamanda Neruda’nın sürgün hayatının geçtiği- çekildiği Procida’ya, Napoli’den feribotla 40 dakikalık bir yolculuk sonunda varıyorum. Napoli Körfezi’ndeki, Phlegraean Adaları olarak anılan dört adadan biri olan Procida, kardeş ada Ischia’nın ünü karşısında biraz gölgede kalmış. Bu da adanın daha bakir olmasını sağlamış. El değmemiş bir doğanın ortasında, Yunan mitolojisinde Zeus’a karşı suç işleyip Procida’ya sürgüne gönderilenlerden, günümüz ada sakinlerine kadar herkes denizle hep iç içe yaşanmış. Procidalıların temel geçimleri de balıkçılıkla sağlanmış. 

Bahar ayında, tamamen adalılara kalan ve neredeyse hiç turistin olmadığı adada, tam bir İtalyan “dolce vita (tatlı hayat)” havası hâkim. Çocuklar okuldan çıkmış, üzerlerinde formalarıyla bir tekneden diğerine atlayarak oyunlar oynuyor. Adalılar ya evlerinin balkonlarında ya sahildeki banklarda güneşin keyfini çıkarırken, bir yandan da gelen geçeni izliyor. Koşuşturmasız ve huzur dolu anlar her an gözüme çarpıyor. Limandaki Dal Cavaliere Pastanesi’nde, adaya özgü çıtır lingua tatlısından (limon aromalı kremalı hamur) tadıyorum. Sonra da San Rocco Sokağı’ndan yukarı; Il Postino’dan aşina olduğum o sarı kiliseye doğru ilerliyorum. Bu yol aynı zamanda, Yetenekli Bay Ripley filminden de gözüme tanıdık geliyor. Kilisenin olduğu tepedeki küçük meydandan, adanın kanatları altında uzanan maviyi seyre dalınca bir kez daha anlıyorum: Ada ve mutluluğun kesinlikle bir bağlantısı var!

S. Maria delle Grazie Kilisesi’nin solundaki, Il Postino’da Mario’nun çalıştığı, kiremit rengi boyasıyla postane binası aynı şekilde duruyor. Biraz ileride file torbalarıyla market alışverişi yapan, evinin önündeki çiçekleri sulayan teyze ve amcalar… Salita Castello tabelalarını takip ederek en tepeye çıktığımdaysa karşımda, kartpostallara yaraşır bir güzellikte olan Procida Adası kuşbakışı görünüyor. Pastel tonlara boyalı evler, aralarından kendini kubbesiyle belli eden zarif kilise ve kıyıya yanaşmış tekneler uyum içinde. Gökyüzünün giderek sanki koyu turuncu bir filtreye büründüğü adada, üzerimde süzülen martıların kanat çırpma seslerini ve uzaktan zar zor seçebildiğim deniz köpüğünü andıran gemilerin görüntüsünü zihnime kazıyorum. 

Tekrar limana döndüğümde restoranların masaları artık yavaş yavaş dolmaya başlamış. Adalıların favorileri arasındaki La Lampara Restoranı ile Mario ve Neruda’nın filmde sıkça bir araya geldiği La Locanda del Postino’dan kalamar, sardalye kokuları geliyor. Dedesiyle olta başında saatlerdir bekleyen çocuk nihayet umduğunu buluyor. O, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle elinde tuttuğu balığıyla evine, bense limanda Napoli’ye gidecek olan feribotuma dönüyorum.

Bu adayla birlikte gezimi sonlandırırken, Napoli'ye ve bana sunduğu her şeye noktadan çok virgül koyuyormuş gibi hissediyorum. Biliyorum ki, her katmanında bir gizem saklı olan bu şehir beni yine çağıracak. Ve ben de o katmanları teker teker kaldırmak ve yeni hikayelerin peşine düşmek için, tekrar geleceğim.

Dal Cavaliere: Via Roma, 42
La Locanda del Postino: Via Marina di Corricella, 43 // 12:00-15:00 ve 19:00-23:00 arası açık
La Lampara: Via Marina di Corricella, 88

Napoli’de Mutlaka…

  • 1894’ten beri açık olan tarihi çikolatacı Gay Odin’e uğrayın.

       Via Toledo, 214

  • Museo Archeologico Nazionale’deki Roma ve Yunan döneminden kalma heykelleri görün.
    Piazza Museo, 19

  • Dünyadan çağdaş sanat örneklerinin sergilendiği için Museo Madre’yi ziyaret edin.
    Via Luigi Settembrini, 79

  • Caravaggio, Titian gibi isimlerin eserleri için Museo di Capodimonte doğru adres. Ayrıca yer aldığı saray da etkileyici.
    Via Miano, 2

  • Hayatınızın en sanatsal metro durağını görmek isterseniz, İspanyol mimar Oscar Tusquets Blanca’nın tasarladığı ve bir sualtını andıran Toledo metro durağına gidin.

  • Bir kahve içmek ya da harika avlusunu ve süreli sergilerini gezmek için eski saray-yeni müze Palazzo Venezia’yı ziyaret edin.
    Via Benedetto Croce, 19

  • Napoli’den çıkan deniz ürünlerini, modern bir yaklaşımla yorumlayan Pescheria Mattiucci’de yemek yiyin. Ancak çok küçük bir mekan olduğundan erken gitmekte fayda var (rezervasyon kabul etmiyorlar).
    Vico Belledonne a Chiaia, 27

  • Bir akşam, klasik bir Osteria (İtalyan tipi meyhane) deneyimi için Osteria Della Mattonella’ya gidin. Rezervasyon öneriliyor.
    Via Giovanni Nicotera, 13

  • Öğlenleri daima kalabalık olan Trattoria da Nennella’da öğlen menüsünün keyfini çıkarın.

      Vico Lungo Teatro Nuovo, 103

  • Kızarmış balık, kalamar ve ahtapota doymak için bir diğer osteria tipi restoran: Osteria Don Maccarone!

      Gradoni di Chiaia, 12

  • Napoli’nin daha steril ve düzenli yüzünü de görmek isterseniz, Chiaia bölgesini ziyaret edin. 

  • Gastronomiye meraklıysanız, Napoli’ye gitmeden önce aşçı David Rocco’nun Dolce Napoli ve Anthony Bourdain’in No Reservations Naples serilerini izleyin.

  • Geleneksel festival seviyorsanız, Napoli’de her yıl 19 Eylül’de düzenlenen “Feast of San Gennaro” aklınızda olsun. San Gennaro ismindeki koruyucu azizin heykeli eller üstünde taşınarak bir yürüyüş düzenleniyor. 

İçinden Napoli ve Procida Geçen Filmler

  • Napoli’nin Sırrı - Ferzan Özpetek (2017)

  • David Rocco'nun Dolce Napoli belgesel serisi (2017)

  • Eat Pray Love - Ryan Murphy (2010)

  • The Talented Mr. Ripley - Anthony Minghella (1999)

  • Il Postino - Massimo Troisi, Michael Radford (1996)

  • My Brilliant Friend - Savero Costanzo, Alice Rohwacher (2018) (Elena Ferrante’nin kitap serisinden uyarlama

  • It Started in Naples  -  Melville Shevelson (1960)

  • L’oro di Napoli - Vittorio de Sica (1954)

Napoli’ye Yakın Yerler

  • Napoli’ye bağlı, Romalılardan kalma Pompeii antik şehri günübirlik geziler için çok uygun. Vezüv Yanardağı’nın patlaması sonucunda yarım kalmış hayatların özetini, arkeolojik kazılar aracılığıyla sunuyor. 

  • Capri Adası - Napoli’den feribotla gelinerek en sık ziyaret edilen yerlerden. Deniz-kum-güneş üçlüsü dışında harika tepelerden görünen harika manzaralara ve bolca turiste hazırlıklı olun.

  • Ischia - Procida kadar sakin olmasa da, yine de huzura ve görsel estetiğe dair her şeyi barındıran küçük bir ada. Aragonese Kalesi görülmeye değer.

  • Amalfi kıyılarında yan yana sıralı köyler, özellikle araba ve motorla yolculuk yapmayı sevenler için birebir. Salerno, Ravello, Amalfi bu kıyıda yer alan başlıca noktalar. Eğer yazın trafikte sıkışıp kalmak istemiyorsanız, ilkbahar veya sonbahar buralar için daha doğru bir zaman olabilir. 

  • Postiano - Amalfi kıyısında yer alan en romantik yerlerden biri. Genelde çiftler balayı için tercih ediyor. İç açan manzaraları, rengarenk evleriyle küçük bir sahil kasabası. Yazın biraz kalabalık olduğundan, baharda daha sakin bir yüzünü görmeniz mümkün. 

  • 18.Yüzyıl’dan kalma saray ve bahçeleri Royal Palace Caserta’yı günübirlik ziyaret edebilirsiniz.

  • Napoli limanından uzak yerlere de feribotların olduğunu unutmayın. Özellikle arabayla yolculuk yapmak isteyenler için: Sardinya, Sicilya, Eoliyen Adaları, Korsika ve Tunus bu noktalar arasında.