İTALYA'DA
BİR MANASTIRDA KARANTİNA

DSCF1057.jpg

Yazı & Fotoğraflar - Atlas dergisi Ağustos 2021 sayısında yer almıştır.

Toskana bölgesinde yer alan, Rönesans döneminden kalma duvarlarla çevrili ve  “100 kiliseli şehir” olarak anılan Lucca’da, eski bir manastırda karantinadayız. Bu durumu sosyal medyadan ilk duyurduğumda gelen sorulardan biri şuydu: “Bu deneyime nasıl eriştim?” Son yıllarda, klasik turistik aktivitelerden sıkılanlar için satın alınabilen deneyimlerden biri gibi gelmişti kulağa belli ki… Fakat, İtalya’nın Avrupa, Amerika ve Japonya dışından gelen bazı ülkelere şart koştuğu bir kuraldı bu. İtalya’nın Mayıs ayında yayınladığı “Covid sonrası seyahat” bildirgesinde, E listesinde olan Türkiye’den giriş yapıyorsanız, aşı olunup olunmadığına bakılmaksızın, belirlediğiniz bir adreste geçecek 10 günlük bir karantina süreciydi. Ayrıca ülkeye giriş yapmadan önce 48 saatlik bir PCR testi ve karantina bitiminden sonra hasta olmadığınıza dair yeniden bir test isteniyordu. E listesindeki ülkelerden İtalya’ya turistik amaçla seyahat yapılamıyor ve birtakım özel durumlar için veya ticari vize ile girişe izin veriliyordu. Bildirgeyi okuduktan sonra, hiç değilse gidişimiz imkansız değil düşüncesiyle harekete geçtik. Ticari vize alabilmek için İtalya konsolosluğunun yolunu 1 hafta boyunca aşındırdık. 

Hikayenin başına dönecek olursak, aslında İtalya’ya gelme sebebimiz de oldukça uzun bir sürece dayanıyor. Geçen sene Lucca Bienali’ne eşimle beraber sanatçı olarak başvurup seçilmemiz, etkinliğin pandemi sebebiyle bu seneye ertelenmesi, sanatsal ve kültürel sınıfta vize gerektiren bir gezi olmasına rağmen etkinliği düzenleyen ajans tarafından birtakım bürokratik dökümanların bir türlü tamamlanamaması ve sonuç olarak ticari vize almamıza karar verilmesi gibi şeylerle karşılaştığımız bir süreç. Nihayet vizemizi elimize aldığımızda ve istenilen 48 saatlik PCR sonuçlarımız negatif çıktığında İtalya’nın biraz “kural tanımaz” tavrını bildiğimizden, bir nevi rahatlık içerisinde karantinayı da atlarız diye düşünerek yola çıktık. Gerçekten de sınırdan geçişimiz beklediğimiz gibi, oldukça kolay oldu. Uçakta tüm yolculardan istenilen “pandemi ile seyahat” formunu doldurmak dışında bir şey yapmadık. Pasaport kontrolünde ise form ve PCR testine şöyle bir göz atan ve belki bir işe yarar düşüncesiyle uzattığımız Biontech aşı kartlarına oldukça etkilenmiş gözlerle bakan görevliyi arkamızda bırakarak Bologna’ya giriş yaptık. Bologna’dan da bienalin düzenlendiği Lucca şehrine kiraladığımız bir arabayla geldik. Çünkü seyahat bildirgesinde E listesindeki ülkelerden giriş yapıyorsanız, kalacağınız yere toplu taşıma ile değil özel bir araçla gidilmesi gerektiği belirtiliyordu. 

Lucca’ya, Avrupa futbol şampiyonasının final maçının düzenlendiği gece, tam da İngiltere’nin İtalya’ya  gol attığı dakikalarda vardık.  Arabadan gördüğüm kadarıyla bütün mekanlar ağzına kadar insanla doluydu. Büyük bir çoğunluk maskesiz bir şekilde kol kola tezahüratlar yaparken, bize verilen adresin önünde bienalin konaklama sponsorluğunu üstlenen Lauro’yu beklemeye koyulduk. Maçı izlemeyi yarıda bırakmış olmanın verdiği hüzün yüzünden okunan Lauro, bize hızlıca kuralları anlatıyordu. Bir yandan da kalacağımız odayı ve etrafı gösteriyordu. Gecenin karanlığında girdiğimiz yerin manastıra ait bir yer olduğunu anlamasak da etrafımızda asılı olan İsa figürleri, Meryem Ana tasvirleri ve duvarları süsleyen Papa resimleri dikkatimizi çekmişti. Acil bir şeye ihtiyacımız olursa onunla iletişime geçecek, yemekleri online sipariş edecektik. Manastırın sanat rezidansına dönüştürülmüş ve sanatçıların konakladığı kısmına adım atmadığımızdan emin olmaları için de aradaki geçiş kapısını kilitleyecekti. Tüm bunları anlatırken, kendimi tutamayıp kimsenin gelip bizi kontrol edeceğini sanmıyorum diyerek, bir nebze de olsa karantinamızın “yumuşatılmasını” umdum. Fakat eğer polis gelip kontrol ederse, tüm bienal ekibinin karantinaya alınacağını; sahibi olduğu manastır ve beraberindeki sanat rezidansını tehlikeye atacağımızı söyledi. Burada 10 gün boyunca kalmamız gerektiğini ve beklediğimiz esnekliğin bu sebeplerden dolayı bize sunulamayacağını anladım. Bu esnada Lauro; “Aslında bu anlam veremediğimiz bir bürokrasi. Hem aşınız da var. Neden, Avrupa ve Amerika’ya karantina uygulanmazken Türkiye’den gelenlere uygulandığını anlamıyorum,” diyerek en azından empati yaptığının sinyallerini bize verdi. Biz de o dakikada kendisini zor durumda bırakmayacağımızı dile getirdik. 

Manastırın Hikâyesi

Kaldığımız bina, San Benedetto ismiyle anılan ve tarihi 15.Yüzyıl’a dayanan bir manastıra ait. Normal şartlarda kalacağımız sanat rezidansı da bu manastırın restore edilerek konaklamaya açılmış kısmında yer alıyor. Karantina için bizi yerleştirdikleri bölüm ise henüz yenilenmemiş ve odalar bırakıldığı gibi duruyor. 

Öncesinde ise yüzlerce rahibenin yaşadığı, bir odasında kumaşlar dokuduğu, ağaçlarla çevrili kocaman bahçesinde vakit geçirdiği bir yermiş. 19.Yüzyıl’da çıkan bir fermanla Napoli’den sürülen Benedictine rahibeleri uzun yıllar burada kalmış. 2000’lerin ortalarında, geriye sadece üç rahibe kalmış burada yaşayan. O dönem, manastırın şimdiki sahibi Lauro’ya, rahibeler bir sohbet esnasında; burada artık kalmanın anlamsız olacağını ve kendilerine başka bir şehirde, daha kalabalık bir manastır bulmak istediklerini söylemiş. Birkaç yıl sonra da üç rahibenin terk ettiği manastırı Lauro satın almış ve bir bölümünü sanat öğrencilerinin kalması için yeniden düzenlemiş.

 

Bu süreci sorduğumda kendisi şöyle anlatıyor: “Öyle bir anda olmadı tabii. Hemen karşısındaki evde yaşıyordum. Çalan çan seslerini duymaya alışmıştım. Bahçesindeki büyük ağaçlarına hayranlıkla bakıyordum. 50 yaşıma geldiğimde, Nepal’de Seri köyünde kalırken, yıllarca uğraştığım ticareti bırakmaya ve yepyeni bir sayfa açmaya karar verdim. Oradaki hiçbir şeyi olmayan ama mutlu olan insanlara özendim. Her şeye sahiptim ama hayatımda eksikliğini hissettiğim “o anlamı” aradığım bir yıldı. Döner dönmez, terk edilmiş manastırı almaya karar verdim. Sanatı da merkezine koyacaktım. İtalya bürokrasisi zordur; bir yıl boyunca işlemleri tamamlamakla uğraştım. Çoğu kez pes ettim, delilik bu dedim. Bir pencereyi onarmak için bile 4 ayrı yerden izin istemeniz gerekiyor, eğer tarihi bir binaysa yenilemeye çalıştığınız. Sonunda manastırın bir kısmını yenilemeyi başardık. Orayı sanatçıların eski odalarda konaklamaları ve stüdyolarında işlerini üretmeleri için uygun bir hale getirdik. Sizin şu anda çalıştığınız bölüme ise hiç dokunmadık. Aradaki geçitleri de kapatınca tam bir karantina yeri oldu. Odalardaki duvar resimleri, çekmecelerdeki eşyalar bile rahibelerin son bıraktığı şekilde duruyor. Yaşayan bir müze gibi. Sadece tozlu.” 

Karantinada Geçen Bir Hafta

Karantinada geçen bir haftayı ardımızda bırakırken, tam da tahmin ettiğimiz gibi kimse gelip bizi kontrol etmedi. 10 günü tamamlayıp çarşamba günü almamız gereken PCR testini bir sağlık kuruluşuna ya da emniyet departmanına götürmemiz gerekiyor mu diye araştırırken Lauro’dan şöyle bir yanıt geldi: “Bir yere götürmeniz gerekmez, elinizde bulunsun yeter.” 

Bu süreçte, dış kapının anahtarı bizde olduğundan sadece kahvaltı malzemesi ve bazı ihtiyaçları almak için dışarı çıktık. Sıkıldıkça, yürüyüş olsun diye manastırın açık olan odalarına girip çıktık. Rahibelerin gerilerinde bıraktığı dokuma makinalarına, resimlere, eski kutularına bakıp durduk. Bir de yan odada kalan Claudio ile fırsat buldukça mesafeli bir şekilde sohbet ettik. O da bizimle aynı etkinliğe katılımcı olarak gelmiş Şilili bir sanatçı. Şili de E listesinde olduğundan karantina istenmiş. Kendisi, durumdan söz açılınca; “Zaten ülkemde gidişat pek iyi değil. Bir yıl boyunca her yer kapalı kaldı. Sanat etkinlikleri bitmiş durumda. Ekonomi günden güne kötüye gidiyor, halk protesto yapıyor. Bana karantinada kalmam gerektiği söylendiğinde önemsemedim. Senenin başında Şili’den uygulanan karantinada, yaşadığım Pietro Montt şehrinde 1 ay boyunca hiç çıkmadan evde kalmışlığım var,” diyor. Bir yandan da ülke politikalarının, bir şeyler üretmesi gereken insanların üzerinde nasıl bir negatif etkisi olduğundan söz ederek, Şili ve Türkiye arasında benzer noktalar buluyoruz. Arada bir de özgürlüğe gün sayıyoruz. Çünkü her akşam dışarıdan gelen gülüşmeler, çatal kaşık sesleri ve İtalyanların ele avuca sığmaz coşkusu, dışarıda başka bir yaşam olduğunu bize her fırsatta hissettiriyor. 

Medyadan ve İtalya’da yaşayan tanıdıklarımdan gördüğüm görüntülerden dolayı, pandemide İtalya’ya seyahat etmek en son isteyeceğim şeydi. Fakat ertelemek istemediğimiz bir hayalin peşinden geldik buraya. Vize sürecinden, karantinaya kadar yaşadıklarımız bizi oldukça yordu. Birçok şeyi yeniden sorgulattı. Olayın aslında sadece pandemiden ibaret olmadığını, ülkeler arası ilişkilerin insanların yaşamlarını nasıl da etkilediğini gösterdi. Yine de bu kadar güzel bir manastırda kaldığım ve dünün izlerini taşıyan odaların arasında gezinebildiğim için mutluyum. Kim bilir, belki böyle bir “deneyime” ulaşmak için üzerine para verecek insanlar bile vardır bir yerlerde… 

İtalya’da Covid...

*Hasta sayısına göre bölgeler renklere ayrılmış durumda. Eğer az riskli bir bölgedeyseniz, dışarıda maske takmak zorunlu değil. Sadece kapalı alanlara girildiğinde maske zorunlu kılınıyor. Lucca da bu bölgelerden biri.

*Avrupa şampiyonası sonrası İtalya’ya yeni bir dalga gelmesi bekleniyor. Çünkü maç gecesi ülkenin her yerinde çok büyük kalabalıklar bir araya geldi ve bu durum İtalya basınına da yansıdı. 

*Zaten normalde de mesafe sevmeyen, birbirleriyle temas halinde olan İtalyanlar, görünen o ki; şimdi de eğlenmeyi, hayatın tadını çıkarmayı kuralları pek de önemsemeden tercih ediyorlar.

*PCR ve antikor testleri yaygınlaşmış. Birçok eczane bu testleri yapıyor ve yarım saat içinde sonucunu veriyor. 

*Bu kış kısıtlama yapılan mekanlar, konser ve tiyatro gibi etkinlikler sonrasında başta Roma’da olmak üzere geniş çaplı protestolar düzenlenmiş. Şu anda hükümet daha serbest bir uygulamaya geçmiş. Mekanlar tam kapasite açılmaya, etkinlikler yeniden düzenlenmeye bahar itibariyle başlamış.