top of page

USTALARLA
BULUŞMA

04-Yüksel Usta (3).jpg

Naif Mimarlık 2026 dergisi için kaleme alınmıştır. 

*Usta: Bir zanaatı gereği gibi öğrenmiş olan ve kendi başına yapabilen kimse; hazık. 

 

İstanbul’u sevme yöntemlerimden biridir ustaların kapısını çalmak. Onların dükkanlarına adım atmamla beraber silinir gider günün griliği, gündemin kirliliği ve diğer zamane dertleri. 

 

Şehrin ritmi sürekli hızlıdır ve bize dur durak bilmeden hızlı olmamız nasihatını verir. Halbuki bazı yerlerde aynı yüzler, aynı çekmeceler, aynı vitrinler durur yıllardır. Kutular içinde kutular, kavanozlar içinde kavanozlar, ağzına kilit vurulmuş sandıklar… Üst üste yığılmış eşyaların dillerinden anlatılan eskimiş hikâyeler. Değişimleri çokça seven İstanbul’da, bu aynı kalmış köşelerin aynı kalmış yüzleri beni rahatlatır. Pamuk’un dediği gibi “ne zaman, nasıl çekildiklerini unutmuş olduğumuz fotoğraflar” misali. O fotoğraflara sık sık bakarım, bir eski zaman dilencisi gibi. 

 

Yorganı nasıl diker usta, hangi çaycıdan söyler her gün o çok sevdiği “esnaf çayını” ve renkli çay pullarını nereye, nasıl koyar… Tüplü televizyonda hangi kanal açıktır, radyonun hangi sesleri çınlar masanın arkasında duran rafta… Kimler uğrar şöyle bir geçerken… Saat tik takları bugün neler anlatır… 

 

Küçücük ve bazen de gereksiz sayılabilecek sayısız detay arasında, bu şehirle yeniden bağ kurduğum yüzlerdir onlar. Peki, bu ustalar aidiyetlerini nasıl yaratırlar İstanbul’da? Ne kadar aittirler bu şehre? İşte bu soruların cevaplarını merak ederek defalarca düşerim sokaklara. Hiç sıkılmadan, iştahlı bir merakla. 

“Kapalı Kutu”nun İçinde, Bir Cevahir Bedesteni Varmış….

 

Orhan Veli’nin Kapalıçarşı şiiri çarşıya ne zaman adım atsam dilime düşer. Belki de tüm kelime oyunlarına en açık yerdir bu yaşsız mekân. Labirentleri, vitrinleri, objelerin karmaşıklığı, uyumsuzluğu… Hepsi baş döndürür ve şehir sarhoşu eder belli bir saatten sonra kaosa alışık bünyemi bile. Başka zamanlarda; mesela ünlü bir sultan olsaydım kesin tebdil-i kıyafet edeceğim ilk yer bu çarşı olurdu der dururum. 

 

Bugün, ünlü bir insan olmadığımdan, herhangi bir giysiyle adım atıyorum Kapalıçarşı’nın en sevdiğim bölümüne. Yol boyunca sigara dumanından şikayet ederek, bir yandan da çay ocaklarına bakıp canım yeni demlenmiş bir çay çekerek. 

 

Çarşının en eski kısmı Cevahir Bedesteni’ne geldiğimde vitrin camlarından renkler birbiriyle yarışıyor. Tespihler (Ortodoks ve Müslüman), ikonalar (Ortodoks), kılıçlar, Nazi armaları, bir zamanlar sevgililere verilmiş ve sonra geri alınmış yüzükler ve büyük bir ihtirasla koparılmış kolye uçları… Kim bilir sonu kırık biten kaç aşk hikâyesi, gözyaşı ve kan. 

 

Kaç kez izlediğimi unuttuğum Suha Arın'ın "Kapalıçarşı'da Kırk Bin Adım” belgeselinden artık farklı bir görünümde olsa da benim için hala gizemli, hala merak uyandıran bu bedestenin No:101-103’üne geliyorum. Kapısından içeri girer girmez önce bir esnaf çayı içmek adettendir ama havalar sıcak olduğundan buz gibi bir gazoz içiliyor hemen yan sandalyede oturan komşu esnaf tarafından. Ben de ona özeniyorum haliyle. En son buraya geldiğimde astronomi temalı bir minyatüre vurulup almıştım. Şimdi duvarda ona benzer başka minyatürler duruyor, altın yaldız işlemeli. 

 

Midyatlı Burhan Bey, hayatı ilk kez selamladığı Süryani topraklarından Bizans topraklarına göç edeli yarım asırı geçmiş. Bu kubbeli dükkanda çırak olduğu yılları şöyle anlatıyor gülümseyerek: “Gözlerim kapalıydı resmen ilk senelerde. Hiçbir şey bilmiyordum esnaflığa dair. Yaş 16. Bir gün ustam, git Celal Usta’dan beş tane mecidiye al gel dedi. Hiçbir şey anlamadım, sanki bambaşka bir dili konuşuyordu ustam. Sonradan bütün esnaf terimlerini öğrendim, müşterilerle sohbet etme adabını geliştirdim. 1971’de dükkanı buraya taşıdı ve beni tam zamanlı yanına aldı ustam. O günden beri de devam ettim çarşıda çalışmaya.” 

 

Öylesine alışmış ki Burhan Usta çarşının ruhuna, memleketine döndüğünde bile şehrin kendisinden çok bu köşeyi özlüyor. Hayatının çok büyük bir kısmını burada geçirdiğinden, hayat Kapalıçarşı, Kapalıçarşı da İstanbul demek onun için. “Ama bir türlü alışamıyorum yeni turist kitlesine; eskiden Kapalıçarşı’ya çok daha bilinçli turist gelirdi” dese de kopamıyor belli ki buradan. “Artık gittiği yere kadar” diyip gülümserken, çaycı çırağı (belli ki o da Burhan Usta’nın bu işe ilk başladığı yaşlarda) buz gibi gazozlarımızı getiriyor. Yüzlerce eşyanın ortasında, İstanbul’un tam kalbinde olduğumu o anda hissediyorum.

Bir Avlunun Ortasında, 50 Yıldır Atlas Yorganlar Dikiliyor

 

Emirgan Çeşmesi’ni geçip de o dik yokuşu tırmandıkça Emirgan’ı iyice sevmeye başlarım. Tepeden görünen mavilik, evlerin baharda yaseminlerle gizlenmiş bahçeleri, serçe sesleri, Boyacıköy’e ilerledikçe “kalaycı geldi kalaycıııııı” çağırtıları çıkar karşıma. Yokuşun başında solda bir avlu gizlenir, pek dikkat etmeden o yokuşu tırmanan gözlerden. O avluda, 50 yılı aşkın süredir yorgan dükkanı olan bir mekanda renk renk atlas yorganlar arasındadır Ali Usta. Ustasından devraldığı bu yerde yorganlar dikerken, gün nasıl geçer anlamaz. İstanbul demek onun için önce bu dükkan, sonra da Emirgân demektir. Trabzon Maçka’dan İstanbul’a geldiği ilk günleri hatırladıkça bir hüzünlenir, bir mutlu olur. Amcasının yanında bu işe başladığı yaş 13’tür. Şehri bilmez, insanlarını tanımaz. Ama yıllar geçtikçe alışır sokaklarına. Yaptığı iş de sevilir, değer görür. Bugün ise çocuklarını yorgancılık mesleğine bulaştırmak istemez; “Keşke bir gelecek görsem de onlara da öğretsem, ama bizden sonra bu meslek biter, biz son ustalarız.” der. Yine de çevre semtlerden ve hatta yurt dışından siparişler almaya devam ettiğinden, öylece bırakıp gidemez bu dükkanı. 

 

Çocukluğumdan beri atlas yorganlara düşkünümdür. Bir yerde görürsem efsunlanmış gibi durur bakarım. Üzerlerindeki kaygan saten kumaşında parmaklarımı gezdirerek "gizemli orman gezileri” yaptığım o ilk günler sanki dün gibi gelir aklıma. 

 

Bu yorgan dükkanında o günlere uzanıyorum. Akşamüzerine doğru, güneş biraz çekilip avlunun ortası gölgeye kavuştuktan sonra çaylar geliyor bir bir orta masaya. Üstten tutmalı, eski usül çelik bir çay tepsisiyle elbette. Balıkçı malzemeleri satan dükkan  sahibi kepenklerini indiriyor yavaşça. Bizim usta da dükkanından çıkıyor, yan komşularla beraber sohbete oturmak için. Ve günü buradan uğurluyor, 40 senedir.

Gizli Yüzler, Tik Taklar ve Saatlerin Manevi Yükü

 

İstanbul’da yüzlerce dükkan sıralayabilirim. Oynamasını bilene oyun alanı gibi. İçinde bin türlü hikayesi; yazsalar roman olur dedikleri türden. Şekilleri, renkleri, kokuları, dokuları, suratları. Baş döndüren, düşündüren. Bunların arasında saatçilerin yeri ayrıdır benim için. Yıllar evvel bir çocukken izleyip büyülendiğim Gizli Yüz filmi gibi (senaryosu Orhan Pamuk’a ait olan) şifreler, mistik sırlar, anlamlar aramaya meyillidir her saat tutkunu. Ustaların gözlerine taktıkları o büyüteçli gözlükten bakarlar sanki, anlık da olsa kendi dünyalarına. Mekanik hareketler yapan, her şeyi bildikleri izlenimini veren güven dolu o elleri ve rafları doldurmuş saat parçalarını tek tek izleyenler bilir ne demek istediğimi. 

 

1989’da babasının vefatından sonra Sirkeci’deki bu dükkanın başına geçen Yüksel Hanım’ın hikâyesi de duyulmayı hakeder. Ama ben en çok onun nazik telaşlarını ve yumuşacık sesiyle anlattığı “sıradan” günlerini dinlemeyi severim. O günler ki uzun bir yolculukla başlar günün ilk saatlerinde. Ta Bakırköy’den uzanır Yüksel Hanım, baba yadigarı dükkanına. Beyazıt’tan tramvaya biner ve gelir. Yol sırasında alışık olduğu manzaraları izler. Denizi görünce derin bir nefes alır. O nefesle çeker içine çocukluğunun  tarihi yarımadasını. “Bu yolculukları seviyorum, ben hala o eski İstanbul’u yaşıyorum” der. Gençlik günlerinden bu yana, yedek parçalar sağlamak dışında, saatlerde kullanılan mikalar, çarklar ve zembereklerin üretimini de yapıp, çevredeki dükkanlara satar kendisi. İşinin ehlidir ve bu iş hanında tek kadın esnaf olmanın tatlı gururunu taşır. 

 

Sultanahmet doğumlu Yüksel Hanım “Bakın nasıl da işliyor, kalp gibi değil mi?” diyerek eline aldığı bir saatin iç mekanizmasını heyecanla bana gösterirken bence herkes görmelidir o gülen gözlerini. En azından bu şehri sevdiğini söyleyen herkes. Eğer Yüksel Hanım’ın kanı size kaynarsa birkaç dakika sonra bir çekmeceyi açar ve içinde sakladığı gazete küpürlerinden en özel olanları getirir önünüze bir bir. Çok sevdiği babası Kemal Bey’in siyah beyaz fotoğraflarını gösterir mesela. Ve upuzun saçlarıyla vizöre bakan o genç kız portresini. O kız, Yüksel Hanım’ın ta kendisidir.  Saçlarını bir dönem 1 metre 60 santime kadar uzatarak rekorlar kitabına girmesini, gazetedeki “rekorlar kitabına giren Türk Kızı” manşetini göstererek, nüktedan bir tavırla anlatır. O sırada ıhlamur çaylarımız çoktan gelmiştir (ki çoktan kış da gelip çatmıştır), radyonun sesi hafif açılmış, Türk sanat musikileri bu sıcacık odada çınlamaya başlamıştır. Kendisine söylemesem de O’nu ben en çok Muhsin Bey’le yakıştırırım. Bir film karakteri olmasına rağmen benim için Muhsin Bey, hala bir yerlerde gerçekliğini korur ve dolanır durur Galata’nın gölgeli sokaklarında. 

Kapıları Aralık Kalmalı, Ud Sesleri Yankılanan Tüm Odaların

 

Sıcak mı sıcak bir günde, yine Zeyrek’in dik yokuşlarından Cibali’ye doğru yürüyordum. Zeyrek’i severim. Makyajsızdır, olduğu gibi. Kırılgan ve gerçek. İnsanlarıyla konuşabilmek için bazen bütün dillerini bilesim gelir. Bir gün o yokuşların birinde duraksamam gerekti. Aralık kalmış bir demir kapının ardından ud sesleri geliyordu inceden. Biraz çekinerek, “Merhaba, içeriye bakabilir miyim?” dememle başladı tanışıklığımız Mehmet Usta’yla. “Tabii, gel buyur kardeş”. Kardeş lafını Anadolu’da gezerken işitmeye alışığım ama İstanbul’da belki de ilk kez duyuyordum. İçerisi biraz loş, bütün raflar ud aletine ait parçalar, alet edevat ve yapımı bitmiş udlarla dolu. Birkaç resim var duvarda. Kapıdan içeriye süzülen ışığın altında dans eden tahta tozları bir de. Usta, talaşların arasında, kesmiş olduğu tahta parçalarını gösterip neyin nasıl birleştiğini anlatırken, sürgün masallara uzanıverdim burada. 

 

Mehmet Usta, sürprizlerle dolu biri, ağırbaşlı görünümü altında. “Mesela bu elimdeki udu, Corona Borealis takım yıldızından esinlenerek yaptım" derken gözleri gülüyor. Gökyüzüne meraklı, yıldızlarla dost. Her gelene de kapısı açık. 

 

Bu şehirle arasına mesafe koymamış biri Mehmet Usta. Her gün, şehrin en eski semtlerinin birinin havasını soluyor, seslerini dinliyor sokağın ortasında. Kapısı da zaten bu yüzden bir sokağa açılıyor direkt olarak. Halen yakar toplar oynanan, birbirlerinin peşinden su tabancalarıyla koşturan çocukların sokağı. Kırık pencerelerin, yarım kalmış çatıların, ahşap kapılı evlerin sokağı. 

 

Bazen dükkanın kapısını çok uzak yerlerden gelen yabancı müzisyenler çalıyor, Mehmet Usta’nın ince belli bardaklarından çaylarını yudumlayıp, dostane notalarda buluşuyorlar. Bazı arkadaşlarsa zaten buralı, İstanbul’un göbeğinde bu çok sevdikleri atölyenin kapısını çalmadan içeri giriveriyorlar. Mevlana’dan, Şems’ten başlayıp meşk etmeye geliyorlar. “Ben neyse ki zamanında kızım Piru’ya da bu işin inceliklerini öğrettim. Bu yüzden mutluyum. ” diyor Mehmet Usta. Hatta, kızı sadece bu zanaatla değil, müzikle de iç içe bir yaşam tercih etmiş; ses eğitimleri veriyor.

 

Sokağa geri çıktığımda çocuklar molada. Nefes nefese, kaldırım taşlarında dinleniyorlar. İçlerinden birisi ağız dolusu gülümsüyor. Ah şimdi yeniden çocuk olmak vardı bu sokakta. Ardımda, Mehmet Usta’nın tellerine dokunup denemeler yaptığı udunun seslerini bırakıyorum. Ara Güler’in İstanbul’unu. Çocuklara ait olan o dar sokakları. 

bottom of page