Human & Travel Stories
DÜNDEN BUGÜNE
İSTANBUL DENİZİNDE YÜZMEK

Aposto İstanbul için kaleme alınmıştır. // Ağustos 2025
İstanbul denizinde yüzebilmek ve Boğaz’ın tadını çıkarabilmek, denizi bir arka plan güzelliğinden öteye taşıyabilmek mümkün mü? İstanbul’un denizle ilişkisine daha yakından bakıyor, her şeyin nasıl bu noktaya geldiğini sorguluyoruz.
Çocukluğumun geçtiği Pendik kıyıları, henüz betonla doldurulmamışken ve biz sayfiye havasında yaşarken, gelecekte bazı anları özleyeceğimden de habersizdim. O sahil şeridinde yaptığımız aile yürüyüşleri, dondurmacı-baloncu-midyeci gezileri, balıkçıların kayıklarından sattığı Boğaz balıkları… Yaşadığım semtin nimetlerini ucundan yakalamış bir 90’lar çocuğu olarak yine de zorlanırdım hayal etmekte Pendik’in denizle içli dışlı olduğu günlerini. Büyüklerden sıkça duyduğum; “şuradan da denize girerdik” hikâyelerine, müzayedelerde satılan eski Pendik fotoğrafları sayesinde inanabildim çünkü bugünden bakıldığında uzak bir hayal gibiydi. Bunları yazarken, bir zamanlar yüzdükleri denizleri kirlenen, plajları yol olan ve evleri sahilden koparılan her İstanbullunun kalbinin kırık olduğunu biliyorum.
Peki, yine de mümkün mü İstanbul denizinde yüzebilmek ve Boğaz’ın tadını çıkarabilmek? Denizi bir arka fon güzelliğinden öteye taşıyabilmek? Kafamda sorularla sahil semtlerini gezdiğim bu günlerde, İstanbul’un denizle olan ilişkisine daha yakından bakmak ve her şeyin nasıl bu noktaya geldiğine değinmek istiyorum.
İstanbul’da Deniz Kültürü Nasıl Şekillendi?
Coğrafi açıdan böylesine avantajlı bir şehrin tarihine bakılınca denizin kültürel olarak da tam merkezde olması beklenir. Örneğin; Bizans sikkelerinde kullanılan palamuta benzeyen bir balık figürünün, denizle iç içe olan bu kentin tarihinde karşımıza çıkması sürpriz değildir. Sikkeler dışında, ibadet yerlerindeki süslemelerde, resim ve minyatürlerde, mimari detaylarda da denize dair bir sürü benzer figür görürüz. Fakat, buna rağmen Osmanlı’da halkın denizle olan bağı güçlü değildir. “Yüzmek” kelimesi bile çok geç kullanılır. Bazı geceler çıkılan mehtap geceleri ve bir yerden bir yere ulaşırken yapılan kayık sefaları haricinde aktivitelere pek rastlanmaz. 19.Yüzyıl’ın ikinci yarısında karşımıza çıkan ahşap perdelerle oluşturulmuş deniz hamamları ise yepyeni bir sayfa açar İstanbulluların hayatında.
Zafer Toprak, İstanbul’da Deniz Sefası isimli sergisi ve Bir Nostalji Öyküsü: Deniz Hamamından Plaja isimli yayınında İstanbul’un denizle olan ilişkisini belgelerle anlatır. Bu belgelere göre Osmanlı’da denize girmek en başlarda “sakıncalı”, “riskli” bulunur ve hekimler tarafından pek önerilmez. Deniz banyosu yapmanın kuralı; yeri, zamanı, girecek kişinin durumu çok mühim olarak görülmüş, bu konuda kitaplar bile çıkarılmıştır. Boğulmalar başta olmak üzere birçok sorunla karşılaşıldığı için de halk sıkça uyarılır. Hal böyle olunca Osmanlı döneminde denizi seyre dalarlar, üzerine şiirler, methiyeler yazarlar da bir türlü o suyla tam kavuşamazlar. Ta ki Osmanlı’yı saran batılılaşma etkilerine ve 19.Yüzyıl ortalarında sayıları giderek artan deniz hamamlarına kadar.
Ahşap perdelerle etrafı çevrelenmiş deniz hamamları, kadın ve erkekler için ikiye ayrılır ve hamamlara bir iskele ile ulaşılır. Genellikle üst kısımlarında kahvehaneler vardır. İlk deniz hamamlarının, 1790’da Sarayburnu, 1875’te ise İstanbul Belediyesi tarafından Tarabya’da yapıldığını biliyoruz.
Şehirde denize olan ilgi Bolşevik Devrimi sonrası Rusya’dan kaçıp İstanbul’a göç eden Beyaz Rusların etkisiyle başka bir boyuta taşınır. Başta Adalar, Anadolu yakası sahilleri ve Florya olmak üzere kent sahilleri, artık denize girilen yerler olmaya başlar. Bunun öncüsü olarak mayolarını giyip güneş banyosu yapmak ve denize girmek için sahillere akın eden Rus kadınları sayılır. Denize rağbetin arttığı 1920’lerde, plajlar çoğalmaya, plajlara ek olarak gazino ve eğlence yerleri de eklenmeye başlar.
Plaj Gazinolarının Altın Çağı
Cumhuriyet’le canlanan deniz ve plaj kültürü, eğlence yaşamının da bu kültüre entegre olmasıyla beraber 1960’lara kadar popülerliğini sürdürür. İskelelerde yüzme ve güzellik yarışmaları düzenlenmeye başlar. Halkın tüm gün vakit geçirmesi için kurulmuş plajların gazinolarında belli saatlerde dans, operet ve tuluat gösterileri yapılır. Halk bu plajlarda güneşlenecek, denizinde yüzecek, acıkınca restoran kısmında yemeğini yiyecek ve gazinosunun akşam eğlencesine dek buralarda vakit geçirecektir.
Büyükdere Beyaz Park Gazinosu, Florya Plaj ve Gazinosu, Heybeliada Plaj ve Gazinosu, Maltepe’deki Süreyya Plaj ve Gazinosu, Caddebostanı Plaj ve Gazinosu, Küçüksu Plaj ve Gazinosu rağbet gören başlıca yerlerden olur.
Kırılma Noktası
Peki, Cumhuriyet dönemiyle giderek canlanan deniz kültürü hangi noktada geriler? Bu soruya cevap ararken öncelikle 1950’lerin sonu, 1960’ların başına bakmamız gerekiyor. Çünkü tam da o yıllarda İstanbul sahilleri betonla doldurulmaya, yeni yollar açılmaya ve eski yollar genişletilmeye başlanır. Hızla artan nüfusla beraber sıklaşan araç trafiğini eski yollar kaldıramayınca 1950’lerin sonunda Adnan Menderes’in İstanbul İmar Hareketi kapsamında yol genişletmeleri ve dolgu çalışmaları başlatılır. “Sahil yolları” kavramı da o yıllarda ortaya çıkar. İlk büyük kapsamlı doldurma alanları Eminönü – Sirkeci – Sarayburnu hattındadır.
Bugünün sahil yollarının pek çoğu 1960’ların öncesine kadar deniz kıyılarına ev sahipliği yapıyordu. Aydın Boysan, anılarını kaleme aldığı “İstanbul’un Kuytu Köşeleri” kitabında, çocukluğunun geçtiği semtleri Narlıkapı ve Samatya’dan bahsederken, 1930’lardaki deniz sefasına değinir. Ve o kıyıları şöyle anlatır: “İstanbul’un Sarayburnu’ndan Yedikule’ye kadar olan tüm kıyıları tam denizin üzerinde ağaç direk ve kalaslarla düzenlenen leylaklı sarmaşıklı kahvelerle biçimlenirdi. Bütün Bizans surları denize inerdi. Bu görünüş, tarihteki İstanbul güzelliğinin en vurucu öğelerinden biriydi.” Bir de Yedikule’ye kadar devam eden kıyılarda, kurutulmak üzere iplere asılmış çiroz ve el baskısı yazmalardan bahseder ki bu iki gelenek de günümüzde yok olmuştur. Kumkapı, Samatya ve Yedikule denizle ilişkisini koparmış, balıkları kurutma geleneği ve Ermeni balıkçıların merametçi eşlerinin onardığı renk renk ağlar çok gerilerde kalmıştır. Bu semtlerin denizle olan muhabbeti yeniden yapılandırılmış balık halleri, balık restoranları ve tek tük kalmış eski meyhanelerde can bulur.
İstanbul denizi 1970’lerden itibaren giderek kirlenmeye, Boğaz’ın o çok meşhur balıkları azalmaya, kent sakinleri yazlık furyasıyla beraber Ege ve Akdeniz kıyılarında yazlık evler edinmeye başlar. Bütün bu değişimlerin sonucunda artık deniz, seyirlik bir manzara parçasından ibarettir.

Bugünün İstanbul’unda Denizin Yeri
Her şeye rağmen deniz sayfası İstanbullular için tam olarak kapanmış değil. Özellikle, Adalar’da -belki de eski günlerin hatırına- adalılar deniz kıyılarının yolunu tutarlar. Sarayburnu kayalıkları ise daha çok “usta yüzücüler” için bir yaz cennetidir. Buranın rüzgârı onları çağırır. Akıntıların yönünü ezbere bildiklerinden rahatça yüzerler Kennedy Caddesi boyunca. Kayalıklara uzanıp saatlerce güneşlenenler de vardır, her yıl yapılan yüzme yarışına katılmak için gün sayanlar da. Yenikapı’daki Marmara sur kalıntılarının denizle kesiştiği noktada ise kalabalık aileler tüm günü geçirmek için Fatih’in civar mahallelerinden gelir. Tüpte çaylar pişirilir, geniş örtüler üzerinde yemekler yenir, karpuzlar kesilir ve genellikle aile büyükleri değilse de çocuklar buralardan denize girer.
Florya plajları ve sahilleri kısmen korunarak günümüze kadar gelebilmiştir. Florya’nın kıyılarına kumların getirtilmesiyle oluşturulmuş plajlardan önce, 1930’larda Atatürk Florya sahillerini keşfetmiş, Seyfi Arkan’a Florya Deniz Köşkü yaptırılmaya başlanmıştır. Bu köşk günümüzde müze olarak ziyarete açık. Yanındaki halk plajı da hala kullanımda.
Yaşar Kemal’in kaleminden okumaya doyamadığım Bakırköy ve Menekşe, denizle bugün de kol koladır. Deniz keyfinin sürüldüğü Boğaziçi semtleri arasında Bebek, Aşiyan, Yeniköy ve Kireçburnu’nu sayabiliriz. Buralarda belli noktaları hep aynı yüzlerin mesken tuttuğunu görürüm. Karpuz kabuğu denize düşer düşmez Boğaz sularının tadını çıkarmaya gelen emekli semtliler, yaz sonuna doğru iyice bronzlaşmış, çocuklar ise denize atlama tekniklerini daha da geliştirmiş olurlar. Sarıyer sahilinde ise genelde ergenlik çağındakiler, mayoları yoksa bile beyaz iç çamaşırlarıyla olmak üzere, türlü şekillerde atlama yarışmaları düzenler ve denizi bir eğlence aracı olarak kullanırlar. Öyle anlarda biraz da kıskanırım, temizliğinden emin olamadığım için bir türlü girmeye cesaret edemediğim denizin keyfini çıkaran bu çocukları.
Anadolu yakasında Beylerbeyi ve Beykoz kıyıları bir nebze de olsa yüzücülere yer açmıştır, birbirinden şaşalı villa ve yalılardan fırsat bulup. Bebek, Kireçburnu ve Adalar’da denize girenlerin aksine buralarda neredeyse tüm yüzücüler erkek ağırlıktadır. Geçtiğimiz yıllarda sosyal medyamda, Boğaz’da denize girenlerin görüntülerini paylaşmam üzerine epey mesaj almıştım kadın takipçilerimden. O mesajlar bir ortak noktada buluşuyor ve şunu sorguluyordu: “Neden videolarda hiç kadın yok? Niçin biz şehirde erkekler kadar özgür hissetmiyoruz?”
Esintili bir akşamüstü Tarabya ve Yeniköy arasında yürürken, bir yandan o eski İstanbul resimleri bir yandan da okuduklarım geliyor aklıma. Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi romanında ve anılarında sıkça rastladığım Tarabya Plajı yerinde yok. Deniz küstü, balıklar göç etti. Bu durum beni üzse de hayatta yapılacaklar listemin bir köşesinde Boğaz’da yüzmenin olduğu bir İstanbulluyum. Çocukluğumun denizi değilse de o deniz, karşımda yüzenleri görünce mutlu olmaktan kendimi alamıyorum.



