top of page

SON GÜN

yalnız adam.jpg

Edebiyatist "Leyla Erbil" sayısı için kaleme alınmıştır.

 

Bugün iş yerinde son günüm. Kalemin sivri tarafıyla üzerine insan suretleri kazıdığım eski ahşap masama dirseklerimi son kez dayadım. Ucu kıvrılmış bir saman zarfın içinde mesafeli birkaç cümle. Öğleden sonra Tamer Bey’in odasına gidip çıkışımı alabilirmişim. Görev bilinci ve kurallar kişisel duygularımızla yan yana gelemezmiş. Bunca yıllık iş yaşamımda en sevdiğim yazarı da kayıramayacakmışım demek, bu yazılanlara bakılırsa…

 

Zarfı kapatırken utana sıkıla etrafıma bakındım diğerleri görmüş müdür diye. Bir nevi özgürlük fermanımı içeren bu kağıt parçasından başka kimlerin haberi vardı? Bir ara Güliz Hanım’la göz göze geldim, kendimi porno film izlerken en can alıcı noktasında yakalanmış gibi hissettim.

 

İçlerinde en yaşlısı ben olduğum için mi bu kadar kolaydı gözden çıkarılmak? Yan masamdaki saçları yağlı, gözlükleri parmak izli Ozan Bey, her şeyi bildiğini iddia eden, falcı Güliz Hanım ve sürekli sıkılan stajyer Ada önlerinde duran kitap yığınlarına transa geçmiş gibi bakıyorlardı. Zarfı hızlıca çekmeceye yerleştirdim ve hiçbir şey olmamış gibi önümdeki sıkıcı dergi ve kitaplara göz gezdirmeye devam ettim. İçlerinde sansüre değer bir şeyler mutlaka olmalıydı. Ama bugünkü mesaim sırf iş olsun diyeydi. Burayı terk etmeden önce son bir rol. 

 

Kafamda şöyle bir plan yaptım. Öğlen molasında masamdaki eşyaları hızlıca toplar, bir kutuya yerleştirir ve buradan sonsuza kadar uzaklaşabilirdim. “Yemeğe gelmeyecek misiniz Demir Bey?” sorusuna vereceğim yanıtı düşünmek kalıyordu geriye. Normal bir insan gibi veda etmekse hiç içimden gelmiyordu. Ben normal bir insan mıydım ki? Üzerime giyindiğim tüm beşeri giysilerden bir kerede sıyrılmak ve gerekirse çıplak kalmak isterdim. Hiç değilse bugün. Zaten ben vedaları da sevmem, diye kendimi telkin ettim. Her zaman -stres altında olduğum tüm anlardaki gibi- ellerim bir anda terledi. Boğazımdaki balgamı temizler gibi yapıp üst üste öksürürken kafamdaki sesleri de sustururum sandım. Ama öyle olmadı. Yıllar öncesinden bir anı geldi dürttü içimdeki boşluğu. Hayatımın kadını falan olmayan ama her aklıma düştüğünde beni uzun uzun şiirler yazmaya iten Yasemin’i hatırladım elbette. Nasıl ona bir veda bile edemeden, odada onu öylece bırakıp gittiğimi düşündüm. Yarı kapalı gözlerini hafifçe gölgeleyen aralanmış kirpikleri -yüksek miyopu olduğundan gözleri böyle aralık uyuduğunu söylemişti bir keresinde bana- boğumları açıkta kalan şeftali tüylü kolları, deniz dalgası gibi kıvrılmış saçları ve kuğu boynunu… Bordo kadife perdeleri olan, duvar kağıtları nemden kıvrılmış, halıları sigara izmaritlerinden oyuk oyuk, boş bulunan her yeri ahşap döşeli o izbe Beyoğlu otelini de düşündüm. Sıcacık sevişmelerimizle buharlanmış o küçücük odayı… 

 

Şimdi, yıllar önce Yasemin’e bile veda etmemişken bu çokbilmiş ofis arkadaşlarına mı veda edecektim? Belki bir tek Ada’ya… O, nasılsa hiçbir şeye şaşırmaz, hiçbir şeyi yargılamazdı.  Ailesi ismini neden Ada koymuştu bu kızın? Gözlerinde bir ada resmi mi canlanmıştı; özgürlük veya ıssızlık çağrıştıran? Yoksa sadece kulağa hoş geliyor diye miydi? Bu Ada’nın yüzünde günün her saati bir akşamüstü güzelliği olurdu. Bazen dudağının kenarında aniden peydahlanan çekingen gülümseyişi, işi teslim etme anında gövdesine çekidüzen veren dik duruşu, başına buyruk ve kendinden emin tavırlarıyla bu sıkıcı büronun beni her gün çağıran tek öznesiydi o. Belki de bana lise yıllarımda göz göze gelmekten çekindiğim kızları anımsatıyordu. Güllü akide şekerlerini andıran yanakları, özenle taranmış dalgalı saçlarıyla en stresli sınav zamanı bile işveyi elden bırakmayan kızlar. Okuldan çıkınca hemen sağ köşedeki Galatasaray Hamamı önünden geçerken ani bir manevrayla kısık sesle selam verip önlerinden geçtiğim. 

 

Bazen durup düşünürdüm, Ada gibi bir kızın bizim gibilerinin arasında ne işi vardı? Naftalin kokusunu mu seviyordu, eskiye mi düşkündü, kağıt tomarlarını karıştırıp yasaklı bir kelime aramak onu tatmin mi ediyordu? Belki de aramıza sızarak bizden bir kitap konusu çıkaracaktı, kim bilir… Bir gün öğlen arasında gittiğimiz restoran Armada’nın yemek kokuları ve buharla dolu asma katında onunla baş başa kalmıştık. Suskun suskun, karşılıklı çilek kompostosunun tadını çıkarırken sormak istemiştim; senin burada ne işin var? diye. Buradan bir an evvel gitmezsen bu gidişle kaknem kadının teki olan Güliz Hanım’a benzeyeceksin. Farkında mısın, o bir tek kahve falına bakarken içten gülümser. Çünkü o sırada her şeyi bildiğini düşünür. Yemek sırasında başka biri ortaya bir laf atmazsa eğer sırf laf olsun diye kahve fallarımıza bakmak ister, ezberlediği tüm hikâyeleri arka arkaya sıralar. Bizi kendince etkiler. Onun gibi mi olacaksın? Bir vakit sonra işe gelirken dudaklarına kırmızı ruj sürmeyi bile bırakır onun gibiler. Yeni bir şey beklemez olurlar hayattan. Git çalışacak başka bir yer bul kendine… deyiverecek oldum da sonra tepesinde toplamış dağınık saçlarına, siyah kalemi akmış göz altlarına ve etrafına gelişigüzel attığı muzip bakışlarına mıhlanıp öylece bakakaldım. Ah ne güzeldir şimdi o yaşta olmak. 

 

***

Çocukken anneme bardağımın dibinde kalan balın üstüne biraz daha süt koydurup son damlasını kana kana içtiğim günlerdeki Demir olup çıkmıştım bu öğlen. İş yerindeki bu son günüm aynı zamanda Ada’nın gençliğine dokunduğum, onun yaşama hazzının kıyısında dönüp dolaşacağım son şans demekti. 50 yıl geriye gidip, Ada’yı ergen bir erkeğin kalbiyle son kez görmek istiyordum. Bütün hareketlerinin ayrıntılarına dikkat etmek, gerekirse ezberlemek sonra o ezberlediklerimi sokaklarda tek başıma dolaşırken içimden tekrar ortaya çıkarmak, kendime yoldaş etmek ve yalnızlığımdan öyle anlarda sıyrılmak istiyordum. Tek kişilik yorgun bedenimde iki kişilik ruha yer açarak geriye kalan hayatımı kana kana yaşamak istiyordum. 

 

Öğle vakti gelip çattı. Benim Balık Pazarı civarında birkaç işim var size bugün katılamayacağım, diyerek tek başıma yollandım İstiklal Caddesi’nin kalabalığı arasına. Her zamanki gibi tramvay yolunun dibinden zikzak çizerek yürüdüm. Markiz’in kapalı kapısına, silinmiş Şark Aynalı Çarşı yazısına, Botter’in çiçekli ferforjelerine bakarak, bir yandan da çok düşünmemeye çabalayarak ilerledim Tünel’e doğru. Yürüdükçe terledim. Bu defa ellerim değil, tüm vücudum sırılsıklam olmuştu. Elimdeki eşyalarla dolu kutu yırtıldı yırtılacaktı. Tünel Meydanı’nın bir köşesine kutuları koyup nefeslenmek için durmuşken karşıdaki geçitten Ada’nın girdiğini gördüm. O birkaç saniyenin birkaç saat olmasını isterdim. Sadece izlemek için. Salınışını, geçidin girişindeki kitabevinin dergi raflarına göz atışını ve sonra hiç etrafına bakmadan süzülüp gözden yitişini. 

 

Arkadaşım Ferit, bir gece kurduğumuz çilingir sofrasında sohbet ederken şöyle demişti: Yaşlı olmanın en güzel yanı kelimeleri artık ölçüp biçmeden konuşabilmek. Bugün, herkesten kaçtığım bu anlarda kelimeleri tartmadan konuşmak isterdim. O kelimeler ağzımdan tüm doğallığıyla, kendiliğinden çıkıp gitmeliydi. Ama ben belki de kitaplardan çok kendi ruhuma uygulamıştım bu sansür denen şeyi. 

 

***

Mümkünse başka bir öğle vakti Ada’nın karşısına çıkacaktım. Bir başına ve bürodakilerden sıkılmış bulacaktım onu. Belki Avrupa Pasajı’nda, belki çok sevdiği ve bizi arada sürüklediği Ara Kafe’de. Benim sokaklarımı gösterecektim ona. Alageyik No:14’te misafirlerini bekleyen Mualla’nın hikâyesini anlatacak, Aslıhan’ın alt katındaki Destine’ye uğrayıp aylardır aradığım kitabın gelip gelmediğini soracak, Nevizade’de kapısına bir zamanlar mühür vurulmuş Lambo’nun mekanında ezberimdeki birkaç şiiri sanki o an aklıma gelmiş gibi okuyacaktım. Sonra bir ihtiyar gibi görünmekten korktuğum için kendimi yalnızca onu dinlemeye verecek ve sanki Beyoğlu’nda bir geçmişim olmamış gibi ilk kez bakacaktım onun gözüyle sokaklara. Bana da sinsin diye onun su gibi gençliğine dokunmayı deneyecektim. Tüm gün aylakça dolaştıktan sonra evimin yolunu tutacaktım.

***

İstanbul’da bugün sanki ilk kez sabah olmuş. Hep geceyi yaşıyormuşum yıllardır. Bu tımarhanenin kapısından girdiğim günden bu yana, mürekkep bulut nihayet silikleşti. İlk kez gün ışığı çarptı yüzüme. Dün gece rüyamda Tamer Bey’in odasına bir hışımla girip, elimdeki notu masasına bıraktığım o günü gördüm. Hiçbirini sarf edemediğim kelimeler insan suretiyle karşıma çıktı uykumda, birer hortlak gibi. Uyanınca önce koridorda dolaşan hemşirenin ayak seslerini işittim. Sonra Ada’nın artık unutmak üzere olduğum şuh kahkahasını. Biri gerçekti, diğeri hayal. 

 

Kafamı kaldırıp bahçedeki ağaçlara bakıyorum. Sanki benim gibi yüz yıldır kış uykusundalar. Hangi ağacı severdim en çok? Çınarı mı? Belki de yapraklarının sesi yüzünden çınarı. Güvercinler gibi ürkek adımlarla, ağaçların arasında geziniyor yine beyaz giysililer. Odama geçecek, tavana bakıp anlamsızca gülümseyecek sonra yemek odasında sırf iş olsun diye hemşirelerden birinin kahve falına bakacağım. Aynı Güliz Hanım gibi. Sahi şimdi ne yapıyor acaba? Hiç benden söz ediyor mudur diğerlerine? 

 

Yemek sonrası yürüyüşüm esnasında Beyoğlu’nu özleyecek, havuz başındaki düşünen adam heykeline selam vereceğim. Heykelin bir elini yarım bırakmış Kemal Bey gibi belki sonradan başkaları tarafından tamamlanacak olan bir hayat hikâyem olsun isterdim. Sonunu benim bile kestiremediğim. Ah, halbuki o elin sonradan, bir başkası tarafından tamamlandığı nasıl da belli. Adamın eli nasıl da eğreti. 

 

Buraya geldiğim -daha doğrusu kendimi attığım- ilk gün şöyle bir not almışım defterime:

 

“Sade bir yaşam düşlüyorum artık. Bir pencere, kırmızı bir sardunya, bir kadeh mey, ateşi çıtırdayan eski bir soba ve üzerinde soyulmuş bir mandalina kabuğu. Penceremden herhangi bir manzara gözükmesine gerek yok. Boşluğa baksa da olur. Ben kafamdakilerle doldururum o boşluğu. Yeter ki aklım daha fazla karışmasın.” 

 

bottom of page