top of page

BEYOĞLU'NDA SESLER, YÜZLER...

IMG_2241.JPG

Beyoğlu Caz Festivali basılı yayını (2025) için kaleme alınmıştır. 

Yağmurlu bir sabah. Şimdi sakin olduğuna bakmayın sokakların. Kırmızı, mavi, yeşil ışıklı tabelalar. Birkaçı sönük, birkaçı hala yanıyor. Beyoğlu’nun arka yakasında dün gece tam şu köşedeki alçak tavanlı kulüpte derin mi derinden gelen bas sesleri eşliğinde kendinden geçti oğlanlarla kızlar. İçerisi bira kokuyordu, dışarısı köz ve kestane. Ha bir de şu duvarın dibi; malumunuz biraz sidik. Beti benzi atmış beton suratlı üç adam durdu kulübün önünde. İçeriye kulak verdiler. Girmeye yeltendiklerinde, yüzlerinde çoktan yeşermişti bir gece.

 

Arka sokaklardan Çiçek Pasajı’na doğru yöneldim ben de. Fiyakalı arabasının teybinden arabesk melodilerin yankılandığı bir külhanbeyi kılıklı geçti gitti önümden bu defa. Kornasına bastı, halbuki önünde kimse yoktu. 

 

Sahne Sokak bütün alacalarından bu saatte sıyrılmış, yalnızlığa çoktan teslim olmuşken bir ötedeki sokakta büyük gümbürtüler kopuyordu. Pasajın dumanlı havasından geçtim. Pala bıyıklı kokoreççi köşe başındaydı. Arjantin bardaklı biraların durduğu yüksek masaların birine kuruldum. Arka tarafta Entel Cavit her zamanki gibi kolalı gömleği üzerinde müşterileriyle yakından ilgileniyor, Bayram Bey kayık bir tabağa turşularını yerleştiriyordu. Bir daha onlar gibileri gelmezdi Çiçek Pasajı’na. Bir Arjantin bira da ben söyledim ve içindeki köpüklerin bardağın etrafına küçük toplar halinde dağılışını izledim dakikalarca. Madam Anahit akordiyonuyla arzıendamda, ana kapının girişine  doğru sıralanmış masaların etrafında yavaş adımlarla dönüyordu. Hem çalarak, hem gülümseyerek, hatta tanıdıklara selam vererek. Bense o sırada aynı anda bütün bunları nasıl yaptığına şaşırıyordum. Fikrimin İnce Gülü’nde, sadece dudakları ve gözleriyle değil tüm bedeniyle gülüyor, bakışlarıyla masadaki çakırkeyif konuklara sanki “her şey yolunda” diyordu.

 

Öz yurdu pasajlar, sokak araları, bir de tabii meyhaneler olan Paganini Bülent de Beyoğlu’ndaydı dün. Pasajın içinde değil ama arka çıkışında durdu birkaç dakika. Hani şu balık kokusuna açılan, vitraylı çıkış. Çakmağını çaktı, etrafına baktı. Üzerinde kareli ceketi, elinde ince belli kemanı, kalbinde kırıklıklar. Hiç istemediği şarkıları, gönlünü ite kaka razı etmeye çalışarak bir şekilde söylüyordu söylemesine ama eski günlerini de mumla arıyordu. Kaldığı otele para yetiştirmek derdi olmasa aheste gezerdi Beyoğlu sokaklarında. Alaturka isteyenlerin yüzlerine, Alafranga notalarını yapıştırırdı sert bir tokat gibi. Ne de olsa namıdiğer Paganini’ydi onun adı, piano piano Batı’yı çalmaktı derdi.

 

Olivo Geçidi’nden -Olivya değil Olivo’dur burası pek çokları için- geçerek Rejans’ın kapısına kadar gelince insan mutlaka bir durur ve üstüne başına bakar. Ben de öyle yaptım. Üstümdekiler ne kadar uygundu, birazdan merdivenlerle çıkıp gireceğim salonun şıklığına. Masaların arasında  kendine bir yer edinmiş, Parizyen melodileri ile sanki şarkıdan çok neşe çalan akordiyoncu Edward Aris’ten başkası değildi şüphesiz. Kendisi, Beyoğlu’nun en gülen ruhu, en coşkulu sesinin sahibiydi. Ama içinde bir yerlerde de öyle miydi? Bilinmez. Kievski kokuları votka kokularına karıştığında, kahkahalar arkasında da olsa Edward Bey’in Dubinushka’sı çınlıyordu. O akordiyon saatlerce meşk ediyordu yine, bilge ve kırılgan parmakları arasında. 

                                                                                       ***

 

Bir gecede yıllar geçmiş, çoktan cahiller dünyanın sahibi olmuş, Beyoğlu’ndan hanımlar ve beyler kovulmuş, eski tabelalar yerlerinden sökülüp bütün pastane vitrinleri örümcek ağları gibi orta yerinden çatlamıştı. 

 

Asmalı dolaylarında Beyoğlu’nun son bohemleri vardı elbet. Tükenmelerine az kalmıştı da Fikret Adil’in kendileri hakkında yazacağı romanının çıkmasını dört gözle bekliyorlardı. 

 

Yine Asmalı’da, Bizon Murat denen bir delikanlı çatallı sesiyle semtin bütün cahillerini bir gecede kovdu. Gitarını kenara kaldırdı, ceketini ilikledi ve gecenin öteki yüzünü ıssız bakışlarıyla karşıladı.

 

İstanbul kırmızısıydı Babylon’un önü. Gün ağaracak ve yine kapıdan çıkanlar yorulmamış  olacaklardı. Ah ne enerji! Barın tam karşısındaki binanın önüne bir kova su boşaltmıştı Ekrem Bey. İstemiyordu işte demir kapısının önüne kurulup yüksek sesle sohbet edenleri. Hızla boşaltılan su onları birer kedi gibi uzaklaştırıyordu geceden. 

                                                                                       ***

 

Akordiyon seslerinin, gitar tınılarının, darbuka dümtekalarının, kemanların son yedek telinin ötesindeyi Beyoğlu artık. Islak saçlarını tarıyor, gözlerindeki gece rengi sürmesini temizliyordu. Yeni bir sabaha hazırdı çoktan. 

 

Henüz evlerinin yolunu tutmamış Punkçılar, kavuşturmuşlardı geceyi sabaha. Biraz kanlanmış gözleri ve terden ıslak gömlekleriyle. YKY önündeki alçak kaldırımda son bir muhabbette gördüm onları, muhtemelen sonra da evlere dağılıp süt gibi bir uyku çekeceklerdi. Hep merak ederdim yatağa girerken üzerlerindeki zincirleri de çıkarıp bir kenara koyarlar mıydı acaba? 

 

Islak ıslaktı Beyoğlu bu sabah. Şef Şahin Bey hayata karşı büyük bir ciddiyetle yürüdü Hazzo Pulo’ya dek. Panagia’nın ağır demir kapısı zincirinden kurtuldu, Madam Katia’ya kadar yayıldı kepenk sesleri. Cadde üzerinde, sabahın bu ayazında nasıl olur da üşümeden yerlere otururlar diye hayret ettiğim Light in Babylon grubunun kömür gözlü solisti gırtlağına duyguları doldurmuş, oradan da kalbine doğru yollamayı öyle bir başarmıştı ki önlerinde put gibi durmuş dinleyiciler neredeyse hiç kıpırdamadan onları izledi. Ben de durdum ve aynısını yaptım. 

 

Artık güneş ılıktı. Beyoğlu’nun sesi değişmiş, insanlar dile gelmeye başlamıştı. Bir de kilise çanları. Bir de tramvay sesleri. Çın çın çın. 

 

Geceden sabaha, yüz yıllık bir zaman parçasının üzerine sinmiş Pera’yı dinler gibi oldular dün gece. Ellerinde kadehler, omuzlarında bulutlarla alkışladılar gelip geçenleri.
Kimler mi?
Seyirciler. 

Son bir bilet aldılar. Yüz yılı bir geceye sığdırıp, Hayalet Oğuz gibi gezindiler hanlarda, teraslarda. Beyoğlu’nu son kez içlerine çektiler. 

 

bottom of page