BİR BATI KARADENİZ ROTASI:
AMASRA VE MUDURNU 

00-Amasra (1).jpg

Yazı & Fotoğraflar - Tempo Travel Sonbahar 2020 sayısında yer almıştır. 

Batı Karadeniz’in iki noktası Amasra ve Mudurnu, doğası, yavaşlığı ve dünden bugüne sahip çıktığı tarihi ile bizi karşılıyor. Her adımda yemyeşil köşeleri ile nefes aldırıyor, yavaş yavaş unutulmaya yüz tutmuş Ahilik geleneğiyle o eski günleri bize hatırlatıyor ve sanki siyah beyaz resimlere bakar gibi nostalji yaşatıyor.

Amasra: Denizin Yanı Başında Bir Hayat

Havalar yavaştan soğumaya başlayıp, canımız yeşilin son demlerine tanıklık etmek isteyince “Hadi Karadeniz’de bir yerlere gidelim!” diyoruz. Fakat zamanımız kısıtlı olduğundan, aklımızda Doğu Karadeniz’e kadar ilerlemek yerine, İstanbul’a en yakın; Batı Karadeniz’in göz bebeği Amasra’dan başlamak var. Yol üzerinde sık sık arabayı bir kenara çekip durmamız gerekiyor. Çünkü karşımızda uzanan manzaradan parçalara kayıtsız kalmak çok zor. Bolu’yu geçtikten bir müddet sonra daha da net, canlı resimler beliriyor önümüzde, ağzımıza bir parmak bal çalan ve Karadeniz yaylalarının güzelliğini şimdiden bize fısıldayan. Sis bulutunun ortasında boyunlarını göğe doğru uzatmış ağaçlar, havaya hâkim olan odun kokusu ve kuş sesleri, alabildiğince yeşillik tepelere öylece kondurulmuş küçük ahşap evlerin güzelliği içime doğru akıyor sanki. Bu seyir zevkinin verdiği huzurla yola devam ediyoruz. 

Amasra’ya varıp, sahildeki otelimize yerleşir yerleşmez, etraftaki kalabalığı inceliyorum. Banka kuyruğunda sıra bekleyen, bakkaldan aldığı onlarca ekmeği kucağına zar zor sığdırmış hızlı adımlarla yürüyen, sahil kenarındaki pembe çiçekli ağaçların altında sevdiğiyle el ele denizi izleyen insanlar… Bartın’ın bir ilçesi olan Amasra, ilk görüşte insana “sahil kasabası” hissini veriyor ve nerede sonlandığı kestirilemeyen kıvrımlı kıyı şeridinin gizemiyle büyülüyor beni. Sanki her şeye deniz kokusu sinmiş sokaklarında, balıkçı dükkânlarına rastlıyorum. Kıyı şeridindeki kıvrımların peşine takılıp, yarım tur atarken, sahil kenarındaki balıkçılarla, denizin ortasına doğru uzanmış kayalara tırmanan çocuklarla ve suda ördekleri besleyen bir amcayla karşılaşıyorum. Göz göze geldiğim bu insanlar, “merhaba” der gibi bakıyor.  

Çekiciler Çarşısı’nda yan yana dizilmiş çok sayıda tezgâh ve dükkân var. Amasra’ya özgü ağaç çekicilik sanatı, görünen o ki sokağa ismini vermiş. Bu geleneği somut olarak görebildiğim ilk yer de bu çarşı oluyor. Bölgenin cömert doğasından faydalanarak ağaçtan mutfak eşyaları ve aksesuarlar yapan zanaatkârlar, yüzyıllardır bu çarşıda geçimlerini sağlıyor. Çin malının zamanla halk tarafından daha çok tercih edilmesi bu ustaların canlarını sıkmış olsa da bu geleneği devam ettiriyor her biri. Bir dükkân girişine asılmış ahşap bardaklara alıcı gözüyle bakarken, Ali Rıza Bey’le tanışıyorum. Kendisi, babasından yadigâr kalan ufak bir dükkân içinde, ahşabı yontarak aklınıza gelebilecek her türlü şeyi yapıyor. Atölyesi de burada. Babası İbrahim Bey, 50’lerde Amasra’nın en gözde ustalarındanmış. Şimdi aynı mesleği oğlu devam ettiriyor. Duvardaki siyah-beyaz resmi sorduğumda; “İngiltere’den gelen bir gezgin çekip, sonra da bastırıp yollamış babama. Babam da o kadar sevmiş ki bu resmi, çerçeveletip dükkânın baş köşesine asmış. O günden beri burada duruyor.” diyor. Artık hayatta olmayan İbrahim usta, üstü talaşla kaplı bir resmin içinden yıllardır oğlunun emeğine tanıklık ederken gülümsüyor. 

Tarihin İzlerini Taşıyan Sokaklar

Amasra sokaklarını gezerken her an tarihi bir izle karşılaşıyorsunuz. Eğer biraz meraklı bir gezginseniz; gördüğünüz her binayı, üzerinde yazılı tarihi, taşları ve taşlara kazınmış armaları araştırmaya koyuluyorsunuz. İşte o noktada, Amasra daha cazibeli bir hale geliyor.

Amasra, tarihteki ilk ismiyle Sesamos, M.Ö. 12. Yüzyıl’da Fenikeliler tarafından bir kıyı kolonisi olarak kurulmuş. Doğal limanların elverişliliği sayesinde buralarda ticaret oldukça gelişmiş. Amasra toprakları, farklı dönemlerde Miletos, Kimer, Makedonya, Hitit, Fenike, İon, Lidya, Pers, Pontus Krallığı, Roma, Bizans ve Cenevizliler tarafından yönetilmiş. Ta ki Fatih Sultan Mehmet 1460 yılında savaş yapmak istemeden şehri teslim alıp, Osmanlı topraklarına katana kadar. Bu hikâye de Fatih Sultan Mehmet’in, Amasra’yı ilk gördüğünde etkilenip, Lala’sına “Lala Lala! Çeşm-i Cihan (dünyanın gözü) bu mu ola?” diye sormasıyla başlıyor. İşte, o bahsi geçen “dünyanın gözünü”, tepelere çıktıkça daha da yakından hissediyor, o gözün gördüğü alabildiğine mavi uzantıya giderek gönlünüzü kaptırıyorsunuz. 5 küçük adanın 4’ünün zamanla birleşerek oluşturduğu coğrafi mucize Amasra, atlası sanki ilk kez gören bir çocukmuşum gibi beni heyecanlandırıyor.

Rotamı, çok merak ettiğim kaleye çevirdiğimde Amasra tarihinin en dolu sayfasına erişiyorum. Bizans Dönemi’nden kalma Amasra Kalesi, Ceneviz ve Osmanlı Dönemi'nde değişikliklere uğrayarak günümüze kadar gelmiş. Kale, Boztepe’deki Sormagir Kalesi’ni Amasra’daki Zindan Kalesi’ne bağlayan Kemere Köprüsü’nü de içine alıyor. Bu köprünün arkasında üst üste sıralanmış evler, minyatür çizimlerini andırıyor. Kale içini gezerken biraz parçalanmış, yıkık dökük duran bir sürü katmanın ardında Cenevizlilerin izleri kendini belli ediyor. İç kaleye açılan şato kapısındaki kabartmalar, Galata sokaklarından aşina olduğum Ceneviz izlerinden ötürü bana yabancı değil. 13.Yüzyıl’da buraya yerleşen Cenovalı tüccarlara ait bu armalarda Cenova şehrinin, şehri yöneten ailenin ve Samastro konsolosunun aile arması yer alıyor. Biraz ileride ise tabelası elle yazılmış Fatih Camii var. Kalenin içine 9.Yüzyıl’da Bizanslılar tarafından yapılmış kilise, Osmanlı Dönemi’nde camiye çevrilerek Fatih adını almış. Dokusu iyi korunmuş olduğundan, farklı dönemlere ait ruhu kolayca seziliyor.  

Dik yokuşlar şaşırtmaya devam ederken, yolun kenarında koyu kiremit rengi taşlarıyla bir şapel dikkatimi çekiyor. Kapısı kapalı ama girişteki yazısından, yapının 9.Yüzyıl’da inşa edildiğini ve günümüzde kültür-sanat evi olarak kullanıldığını öğreniyorum. Buradan arka sokaklara sapıp, bisikletini evinin köşesine park eden bir amcayla selamlaşarak kendimi, balkonlarından damla gibi denizin göründüğü mütevazi Amasra evleri ve onlarla iç içe yaşayan tarihi yapıların uyumuna bırakıyorum. 

Yokuşun köşesinde konumlanmış, bahar dallarıyla sarılı eski ahşap bir evden sokaklara dikiş makinesi sesleri yayılıyor. Dışarıya çıkan kadınlarla sohbet ettiğimde anlıyorum ki; bu tarihi evde şimdilerde dikiş-nakış kursu veriliyormuş. Caddede duyulan seslerin müziği ise artık arkamda bıraktığım tozlu tarihin müziğinden çok farklı. İçlerinden günümüzün popüler müziklerinden birer parça gelen balık restoranları, o restoranların girişlerinde bekleyen garsonların sizi içeriye girmeye ikna edecek davetkâr cümleleri, köpekleriyle oynayan çocukların bağrışları, tavla oynayan amcaların taş sesleri ve belediye arabalarının anonsları. Küçük Liman Caddesi’nin tüm bu sesleri arasındaysa bir köşede adeta parlayan Edhem Ağa Konağı. Bu konak, Karadağ’ dan Amasra’ya gelen madenci Edhem Ağa’nın 1890’da yaptırdığı eviymiş. Şimdilerde, biraz yalnız ve yorgun gözükse de hala Amasra’nın en güzel evlerinden. Sokağın arkasında, giderek turuncuya bürünen gökyüzünü ve motorlarını çalıştıran balıkçı teknelerini izlemek için bir köşeye ilişip, günümü martı çığlıkları eşliğinde sonlandırıyorum. Baharın sonunu yakaladığım Amasra’da, ruhum hiç ummadığım kadar dinleniyor.   

Amasra’da Mutlaka…

*Amasra Müzesi’ni ziyaret edin. Helenistik, Roma, Bizans ve Ceneviz dönemlerine ait arkeolojik buluntularının yanı sıra, Osmanlı Dönemi’nde Amasra’da yaygın olan bakırcılık, geleneksel giysiler ve eşyalar, silah yapımı, ağaç çekicilik sanatı, seramik ve takı yapımına dair eserler sergileniyor. Sergide ayrıca, Amasra baş örtüleri üzerinde uygulanan tel kırma tekniğinin detaylarını da görebilirsiniz.
Kum Mah., Prof. Dr. Semavi Eyice Cad. No:4 // 17:00’ye kadar açık. Pazartesi kapalı.

*Hamam Kafe’de bir kahve molası verin. Burası, 20 yıl önce âtıl bir halde bulunup restore edilen bir hamamdan oluşuyor. Göbek taşının olduğu bölümü de mutlaka görün.
Kum Mah., Gen. Mithat Ceylan Cad. No:10

*Mustafa Amca’nın Yeri, hem lezzetli meze ve taze balık yiyebileceğiniz hem de günbatımını en keyifli şekilde karşılayabileceğiniz bir restoran. Ayrıca, adeta içinde yok yok olan meşhur Amasra salatasını da burada tadabilirsiniz. Güzel manzara için pencere kenarına rezervasyonunuzu yaptırın.
Kum Mah., Küçük Liman Cad. No 9

*Direkli Kaya’da gün batımında vakit geçirin. Bu kayanın çevresi, Amasralıların akşama doğru takıldıkları, deniz kenarında arkadaşlarıyla bir araya geldikleri bir nokta. Cenevizliler Dönemi’nde denizi gözetlemek amacıyla yapıldığı düşünülüyor. 

*Tarihe meraklıysanız Kuşkayası Yol Anıtı’nı görün. Amasra’ya varmadan 4km. geride olan bu anıt, Roma İmparatoru Tiberius Claudius Cermanicus (M.S.41-54) zamanında bir kayaya oyulmuş kartal ve Roma askerinin heykelinden oluşuyor. O dönemin Roma askerlerinin dinlenme yolu üzerinde. 


 

Mudurnu: Başka Bir Zamanın İçinde

Bolu’nun tarihle iç içe yaşayan ve yakın zamanda "cittaslow" (yavaş şehir) unvanını da alan ilçesi Mudurnu’ya vardığımda havaya ıslak bir çam kokusu, gökyüzüne de koyu bir kül rengi hâkim. Evlerin aralarında şırıldayan su seslerinin peşinden giderek, kalacağımız tarihi konağa ulaşıyoruz. Etrafta da kimi köhne, kimi çok bakımlı ahşap konaklar var. Esnaf dükkânlarının yoğunlukta olduğu sokaklara adımımı attığımda, günlerce hiç sıkılmadan kış masalları dinleyecekmişim gibi hissediyorum. Her biri elle yazılmış dükkân tabelaları, sobasında duman tüten, duvarlarına harita asılmış kahvehaneler, o kahvehanelerin buğulu pencerelerinden meraklı gözlerle dışarıya bakan yaşlı amcalar, ocaktan kaynayan yemek kokularının geldiği esnaf lokantaları, her biri el emeği bakırların dizildiği tezgâhlar, sokak başlarında aniden bize yoldaşlık etmeye karar veren köpekler. Hepsi, sanki unuttuğum bir masalı yeniden anlatmak için burada bekliyor.  

Mudurnu’da 14. Yüzyıl başlarından bu yana devam ettirilen, Orta Çarşı ve Demirciler Çarşısı esnafının her Cuma namazından önce gerçekleştirdiği Ahilik duasını izlemek için sabırsızlanıyorum. Yıllardır devam eden bu ritüel, Ahilik geleneğinin bir parçası olarak; hem zamanının esnaf öncülerine şükranlarını sunmak hem de Tanrı’dan bereket, huzur istemek amacıyla yapılıyor. Çarşının ortasında karşılıklı dizilmiş esnafları ve bir yandan da koca kazanlarda pilav getiren gençleri izlerken, başka bir zamanın içinde buluyorum kendimi. Dua bitince, bize de ikram ettikleri pilav adeta “Mudurnu’ya hoş geldiniz” mahiyetinde oluyor. 

Demirciler Çarşısı’nı gezerken gözüm, çarşıdaki zanaatkâr dükkânlarına ilişiyor. Bakırcı, demirci, semerci, kalaycıların her birinin girişine el yazması tabelalar asılı. Çarşının tamamı ilçenin kültürünü öne çıkarmak adına yenilenmiş. Hiçbir ayrıntı görüntüyü bozmuyor. Ustalarsa sizleri koyu demli bir çay eşliğinde ağırlamaya, icra ettikleri zanaatı tüm detaylarıyla anlatmaya hevesli. Ne yazık ki, burada da ustaların sayısı azalmış, geriye işin ehli çok az sayıda zanaatkâr kalmış. Bakırcılıkla uğraşan Mehmet Bey’le sohbet ederken, “Siz, bir de geçmişte görecektiniz Mudurnu’nun bu sokağını, el sanatları bakımından çok daha zengindi” diyerek, yeni neslin bu zanaatları devam ettirmeye pek niyeti olmamasından dem vuruyor. Gezinmeye devam ederken gözlerim, bir yandan da iğne oyaları sergileyen vitrinleri, tezgâhları arıyor. Evliya Çelebi, anlatılarında 1640 yılının Mudurnu’sundan söz ederken; sıra sıra dizilmiş iğneci dükkanlarından bahseder. Hatta, yemeni uçlarına dikilen bu iğne oyaları dışında, o dönemler tüm Anadolu’ya buradan gönderilen el yapımı iğneler de yaygınmış. Çarşıda pek fazla iğne oya göremesem de öğrendiğim üzere Mudurnu kadınları hala bu geleneği devam ettiriyormuş.  

Dünden Bugüne Kalanlar

Mudurnu, her bir solukta dünü hissettiriyor size. Bunda konakların ve mimari eserlerin payı büyük. İlk yerleşimlerin M.Ö. 5000 yıllarında Prohititler döneminde görüldüğü bölgeye, daha sonra Frigyalılar, Lidyalılar, Persler, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular, Osmanlılar yerleşmiş. Bugün de Osmanlı ve Selçuklu mimarisinin örneklerini görmek mümkün. Konakların birçoğu restore edilip, butik otele dönüştürülmüş. Kalmayacak olsanız da gidip içlerini görebiliyorsunuz. 1800’lerden kalma Hacı Abdullahlar Konağı, adını, 1886 - 1962 yılları arasında Mudurnu’nun Cumhuriyet dönemi belediye başkanlarından İbrahim Fuat Armutçuoğlu'ndan alan Fuat Beyler Konağı, 160 yıllık Keyvanlar Konağı ve ahşap Barok mimari örneğindeki 136 yıllık Armutçular Konağı görülmeye değer konaklardan bazıları.  

Konakları gezip, yeterince nostaljiyle dolup taştığımda Mudurnu’nun tepelerine doğru, ahşap saat kulesini görmeye çıkıyorum. Yamaç üzerine yerleştirilmiş bu saat kulesi 1891’de yapılmış, fakat 1900’de bir yangın geçirmiş. Birkaç yıl sonra Mudurnu Hapishanesi’ndeki mahkumlara yeniden yaptırılmış. Üzerine de bir demirci ustasının yaptığı saat takılmış. Bu saatin yanı başındaki yamaçtan bu güzel Anadolu manzarasını izlemek çok keyifli. Evlerin arasından kıvrılarak ulaştığım tepedeki manzara nedense bana Orhan Pamuk’un Gizli Yüz kitabının sinemaya uyarlanmış halini anımsatıyor. Saat kulesi, kuru dallar arasından renk renk göz kırpan iki-üç katlı evler, sürekli yer değiştiren bulutlar ve bulutlara karışan duman. Çevremdeki tüm görüntüler bir filmin karesi olmaya öylesine uygun ki. 

Geriye dönüp, merkeze geldiğimde yeniden dünün peşine takılıyorum. Osmanlı erken dönem mimarisi örneklerinden, Yıldırım Beyazıt'ın Bolu şehzadeliği döneminde; 1374 yılında yapılan Yıldırım Beyazıt Camii, 1546 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılan tek minareli cami ve mimari süslemeleri bakımından oldukça önemli bulunan Yıldırım Beyazıt Hamamı’nı geziyorum. Her bir eserin, iyi bir şekilde korunup, buranın karakterine katkıda bulunduğunu görmek beni sevindiriyor. 

Son durağım ise önemli Türk sosyologlardan Pertev Naili Boratav adına kurulan kültür evi. Pertev Naili Boratav’ın çocukluğu Mudurnu’da geçmiş. Babası Abdurrahman Naili Boratav da burada kaymakamlık görevi yaptığı yıllarda Milli Mücadele’ye katılmış. O yıllara dair anılar ve fotoğrafların yanı sıra bölgeye özgü el aletleri ve giysiler sergileniyor. Kültür evinden sorumlu bey, büyük bir zevkle tarihe dair hikâyeler anlatıp, sorularımı cevaplıyor.  Atatürk’ün Mudurnu halkına yazdığı şu not, odaları gezerken dikkat çeken detaylar arasında: “Sayın Mudurnulular, Kurtuluş Savaşı'nın en zor günlerinde Kuvay-i Milliye'ye verdiğiniz destek ve gösterdiğiniz kahramanlığa teşekkür ederim.”

Buradaki son sabahımda, eşe dosta Mudurnu pişmaniyesi diye de anılan saray helvasından alıp, ayrılmadan önce yöresel bir lezzet olan keşli kaşık sapı mantısından tadıyorum. Damağımdaki bu tatla, yavaşlığı özlediğim bir zaman diliminde beni kucaklayan ve siyah beyaz anılarını her solukta karşıma çıkaran Mudurnu’ya mutlu bir şekilde veda ediyorum.

Mudurnu’ya Gelmişken…

*Tarihi konaklarda kalın. Duş ve tuvaletler eski usul; dolap içine gömülü olduğundan konfor çok yüksek değil, ama tarihi bir binanın içinde uykuya dalmak bambaşka bir tat veriyor. Abdullahlar, Keyvanlar, Fuat Beyler Konakları, otel ve restoran hizmeti veren konaklardan birkaçı. 

*Mudurnu’ya özgü saray helvalarından çarşıdaki dükkanlardan bulabilirsiniz. Yoğurdun güneşte kurutulmasıyla elde edilen keş peyniri, hamur işlerinden kaşık sapı ve bazlamaç tatmanız gereken diğer lezzetlerden. Evimin Mudurnu Yöresel Yemek Evi ve Kanaat Lokantası yöresel yemekleri bulabileceğiniz adreslerden.

*Ekim ayının ikinci haftası Ahilik Kültürü Haftası düzenleniyor. Ayrıca, her Cuma namazından önce gerçekleştirilen Ahilik duasına tanık olmak isterseniz, gezi planını ona göre ayarlamanız iyi olur.

*Mudurnu’ya arabayla 50 dk.’lık uzaklıkta olan Göynük, Bolu'nun ziyaret etmeye değer bir diğer ilçesi. Türkiye “yavaş şehirler” listesindeki Göynük’e özellikle Pazar sabahları kurulan pazarı için gelmek gerekiyor. Ayrıca 20.Yüzyıl başlarına ait, sivil mimari üslupla yapılmış tarihi Türk evlerini, çeşme ve hamamları ziyaret edebilirsiniz. 

*Doğaya doymadık diyenler için yakınlardaki Abant Gölü listede olsun. Biraz macera arayanlar için ise Bolu’nun dağ yolları ve ana yollardan çıkıp yaylaları görebileceğiniz alternatif rotalar tavsiye edilir.